Şehzade ile Üç Arkadaş Hikayesi

Şehzade ile Üç Arkadaş Hikayesi
ÇOCUK HİKAYELERİ 27 Temmuz 2017 22 defa okundu 0 yorum

Şehzade ile Üç Arkadaş

Bir zamanlar, bir şehzade ile üç genç, yolda buluşmuşlar. Bu gençlerden birisi, bir tüccarın oğlu; İkincisi, devletin ileri gelenlerinden birinin oğlu; üçüncüsü de bir çiftçinin oğlu imiş.

Dört arkadaşın hepsi de ihtiyaç içindeymiş. Üstlerine giydiklerinden başka hiçbir şeyleri yokmuş. Aç ve yorgun durumda imişler. Çaresizlik içinde ne yapmaları gerektiğini düşünüyorlarmış. Her biri kendince düşüncesini söylüyormuş.

Şehzade,

– Dünyanın her işi, kaza ve kadere bağlıdır. Her canlı, kendi kaderini yaşar. Kaderin dışına çıkılmaz. Ona boyun eğmekten başka çare yoktur, demiş.

Tüccarın oğlu:

–    Akıl her şeyden üstündür, demiş.

Devlet büyüğünün oğlu ise,

–    Güzellik, daha üstündür, demiş.

Çiftçinin oğlu da,

–    Çalışmak daha üstündür, demiş.

Bu dört arkadaş, gide gide Mutrum adında bir şehre varmışlar. Şehrin girişinde bir kenara çekilip ne yapmaları gerektiğini düşünmüşler.

Sonunda, çiftçinin oğluna,

–    Sen, çalışmanın üstün olduğunu söylüyordun. Haydi git, çalış da karnımızı doyuracak bir şeyler getir, demişler.

Çiftçinin oğlu da kalkıp gitmiş. Dört kişinin karnını doyuracak bir iş aramış.

; Şehirdekiler şöyle demişler:

–     Bu şehirde odun çok kıymetlidir. Odun kes ve sat!

Orman, az ötede imiş. Çiftçinin oğlu hiç düşünmeden ormanın yolunu tutmuş. Orada gün boyu çalışmış. Odun kesip şehre getirmiş. Getirdiği odunları satmış ve karşılığında dört kişinin kamını doyuracak kadar para kazanmış. Sonra da arkadaşlarının yanına giderken şehrin kapısına şu yazıyı yazmış:

–     Bu şehirde, bir günlük çalışmanın karşılığı bir akçedir.

Çiftçinin oğlu, aldığı yiyecekleri arkadaşlarına getirmiş ve onların karınlarını doyurmuş.

Ertesi gün “Güzellik her şeyden üstündür.” diyen kişiye,

– Bugün de sen git, karnımızı doyuracak bir şeyler bulup getir, demişler.

Adamcağız dışarı çıkmış, şaşkın şaşkın yürümeye başlamış. Yolda yürürken kendi kendine düşünmüş:

– Ben, güzellikle nasıl karın doyuracağım? Çarşıya gidip ne yapacağım?

Adamcağız, bir ağacın altında bunları düşünürken uyuyakalmış.

Yoldan geçen zengin bir kadın, adamın güzelliğine hayran kalmış. Onu yüz çil altınla sevindirmiş.

Adam, yüz altını alıp arkadaşlarının yanına dönmüş. Geri dönerken şehrin kapısına şöyle yazmış:

– Burada güzelliğin bir günü yüz altındır.

Adam, güzelliği sayesinde yüz altın kazandığını arkadaşlarına söylemiş ve bu altınları onlarla paylaşmış.

Arkadaşları üçüncü gün, tüccarın oğluna,

– Sen, aklın her şeyden üstün olduğunu söylüyorsun. Bugün de çarşıya sen çıkacak­sın! Haydi bakalım, aklını kullanarak kazanç elde et de görelim, demişler.

Adamcağız, çarşının yolunu tutmuş. Şehirde gezerken, bir geminin limana yanaşmakta olduğunu görmüş. Merak etmiş, limana varmış.

Limanda birçok tüccarın beklemekte olduğunu görmüş. Tüccarların konuşmalarına kulak vermiş. Şöyle diyorlarmış,

-Biz, bu gemideki malları bugün almak için acele etmeyelim. Yarına kalınca daha ucuza alırız.

Tüccarın oğlu durumu anlamış. Hemen gemiye koşmuş.

Gemideki bütün malları satın almak istediğini söylemiş. Pazarlık yapmış ve bütün malları satın almış. Kendisine, bu malları ne yapacağını soranlara da,

–     Başka bir şehre götüreceğim, orada müşterilerim var, demiş.

Bu haber, tüccarlar arasında kısa zamanda yayılmış.

Tüccarlar, kendi aralarında,

–     Bu mallar, başka şehre giderse biz ne yaparız? Nasıl kazanç elde ederiz, diye düşünmüşler.

Tüccarın oğluna bin akçe vermeyi teklif etmişler. O da bu teklifi kabul etmiş.

Tüccarın oğlu, arkadaşlarının yanına dönerken şehrin kapısına şöyle yazmış:

–     Bu şehirde bir gün aklı çalıştırmanın karşılığı bin akçedir.

Bin akçeyi arkadaşlarına götürmüş ve birlikte paylaşmışlar.

Dördüncü gün hükümdarın oğluna,

–     Bugün sıra sende… Sen, her şeyin kaza ve kadere bağlı olduğunu söylüyordun. Haydi bakalım, çarşıya çık da bu sözünün doğruluğunu ispat et, demişler.

Şehzade, çaresiz dışarı çıkmış. Çarşıya giderken şehrin girişinde yüksekçe bir yere oturmuş.

Uzaktan, kalabalık içinde bir cenazenin gelmekte olduğunu görmüş. Yanından geçen

bir adama, bu cenazenin kime ait olduğunu sormuş.

Adam da,

– Bu, hükümdarımızın cenazesidir. Bugün aniden öldü ve yerine kimseyi bırakamadı, demiş.

Cenaze, şehzadenin yakınına gelmiş. Şehzade, ibretle cenazeyi izlemekteymiş. Cenazeye katılan herkesin üzüntülü ve ağlamaklı olduğunu görmüş.

Şehzadenin, üzüntüden uzak hâlini gören şehrin korumalarından biri, şehzadeyi azarlayarak oradan uzaklaştırmış.

Cenazeye katılan kalabalığın uzaklaşması üzerine şehzade tekrar yerine gelmiş.

Cenaze töreninden dönen korumalar şehzadeyi yine aynı yerde görünce ajan olmasından şüphelenerek onu hapse atmışlar.

Şehrin ileri gelenleri, başlarına kimi geçireceklerini düşünmeye başlamışlar. Tam o sırada, şehzadeyi hapse attıran koruma araya girerek şöyle demiş,

–     Biz cenaze töreni yaparken şehrin girişinde, yüksekçe bir yere oturmuş yabancı bir kimse gördüm. Yüzünde hiç üzüntü yoktu. Kendisini azarladım ve oradan uzaklaştırdım.

Cenaze töreninden dönüşte baktım, yine aynı yerde oturuyordu. Ben de ajan olmasından korkarak onu tutup hapse attırdım.

Şehrin ileri gelenleri bu genci merak etmişler. Hapisten çıkarılıp getirilmesini istemişler. Genç şehzade gelmiş. Ona kim olduğunu sormuşlar. O da şöyle cevap vermiş:

–     Ben Feviran hükümdarının oğluyum. Babamın ölümünden sonra kardeşim, elimden tahtı aldı. Ben de canımı kurtarmak için kaçtım ve buraya geldim.

Şehrin ileri gelenlerinden bazıları bu gencin babasını tanıyorlarmış. Babasının iyiliklerini anlatmışlar ve genç şehzadeyi, memleketlerini yönetmek için aday göstermişler. Sonuçta şehzade tahta çıkmış.

Tahta geçen kişiyi, beyaz bir filin üstüne oturtarak şehirde dolaştırmak bu ülkede âdetmiş.

Genç şehzadeyi de böyle gezdirmişler. Şehzade şehirde dolaşırken şehrin kapısı üzerinde yazılı satırları görmüş. O yazılara şu eklemeyi yapmış:

– Çalışmak, güzel olmak, aklını kullanmak ve insanın dünyada karşılaştığı her şey Allah’ın kaza ve kaderine bağlıdır.

Şehzade daha sonra arkadaşlarını çağırtmış. Onlara durumu anlatmış.

Aklı üstün tutanı, vezir olarak görevlendirmiş. Çalışmayı üstün tutanı ise ziraat işlerine atamış.

Şehzade, arkadaşlarına yeni görevler verdikten sonra şehrin ileri gelenlerini toplayarak onlara şöyle demiş:

– Arkadaşlarımın hepsi, kazanılan ve başa gelen her şeyin kaza ve kader ile olduğunu biliyorlar. Sizlerin de bunu böyle bilmesini ve kabullenmesini isterim.

Benim elime geçen fırsatlar bu sayede oldu. Bu işlerde aklımın, çalışkanlığımın ve güzelliğimin etkisi yoktur.

Kardeşim, elimden tahtımı aldığı zaman canımı zor kurtarmıştım. Değil böyle

makamlara gelmeye, ekmek bulabileceğime bile ümidim yoktu.

Bu memlekette, benden daha akıllı, daha çalışkan ve daha güzel nice insanlar var. Ama hükümdar tahtına oturmak bana nasip oldu. Kader bir kimsenin yoluna su serperse kimse onun önüne geçemez.

Hükümdarın, sözlerini tamamlaması üzerine orada bulunan yaşlılardan birisi söz almış, ayağa kalkarak şöyle demiş:

– Ey hükümdar! Siz çok kıymetli sözler söylediniz. Bu, sîzdeki aklı ve gayreti gösteriyor. Sizin bu tahta oturmanızda aklın da gayretin de payı var.

Siz, elinizden geleni yaptınız, Allah da sizi bu makama yükseltti.

Akıl sahibi olmak, Allah’ın büyük bir lütfudur. Dünya ve ahirette mutlu olmak, aklı doğru yolda kullanmakla mümkündür.

Daha sonra orada bulunan bir gezgin şöyle demiş:

– Ey hükümdar! Ben gezgin olmadan önce ululardan birine hizmet ediyordum. Daha sonra dünyadan el çekip kendimi ibadete vermek istedim. Bu düşüncemi, hizmet ettiğim kimseye söyledim. O da bana iki altın verdi. Ben de altınların birini sadaka olarak bir fakire vermek, diğerini de yanımda alıkoymak düşüncesiyle çarşıya çıktım.

Çarşıda, bir avcının bir çift hüthüt kuşu sattığını gördüm. Bu iki kuşu serbest bırakmak amacıyla satın almak istedim. Avcıya bunun için bir altın teklif ettim. Fakat avcı buna razı olmadı. İki kuşa iki altın istedi.

Kuşlardan birini alıp diğerini bırakmayı düşündüm ama gönlüm buna razı olmadı. Birinin erkek, diğerinin dişi olabileceğini düşünerek onları birbirinden ayırmak istemedim.

Allah’a güvenip iki kuşa iki altınımı da verdim.

Kuşları aldım. Tekrar yakalanmasınlar diye şehrin dışında bir yere götürüp salıverdim kuşları. Burası sulak, yeşillik ve ağaçlık bir yerdi.

Kuşlar uçtular ve yemişli bir ağaca kondular.

Ben daha önce ululardan birinden biraz kuş dili öğrenmiştim. Onun için bu kuşların söyleyeceklerine kulak kesildim.

Yemiş ağacının başına konan kuşlar bana teşekkür ettiler. Sonra biri, diğerine şöyle dedi:

– Bu gezginin bize çok büyük yararı dokundu. Bizi özgürlüğümüze kavuşturdu. Biz de bu iyiliğin karşılığını ona vermeliyiz. Bu ağacın dibinde bir kap dolusu altın olduğunu hissediyorum. Genelde tahminimde yanılmam! Gezgine, ağacın dibini kazmasını söyleyelim. Duygularım beni yanıltmıyorsa eğer gezgin bir kap dolusu altını alıp evine götürür. Biz de iyiliğinin karşılığını ödemiş oluruz böylece.

Bana, ağacın dibini kazmamı söylediler. Ben de kazdım ve altınları bularak şöyle dedim:

n ı* Bana, kims göremediği bir hâzineyi gösterdiğiniz hâlde avcının tuzağını niçin göremediniz?

Onlar da,

–     Kaza gelince göz kör olur. Biz de bu yüzden tuzağı göremedik. Fakat bu hazine sana nasip olacağı için onu gördük, dediler.

Altın dolu kabı alarak şöyle dua ettim:

–     Ey Allah’ım, sana şükürler olsun! Şu kuşlara gökte uçarken yerin dibini gösterdin!

Kuşlar,

–     Ey insan! Kaza ve kader, her şeyin üstündedir. Onu aşmaya imkân yoktur, dediler.

Bunun üzerine kuşlardan ayrıldım. Bu altınlar hâlâ elimdedir. Emrederseniz getireyim, hazineye koyayım.

Hükümdar,

–     Hayır, demiş. Bu servet sizindir, sizde kalması daha uygundur.

Böylece mecliste bulunanlar da başa gelen her şeyin kaderimizde olduğuna, herkesin kendi kaderini yaşadığına inanmışlar ve huzurlu bir yaşam sürmüşler.

Facebook Yorumlar