KOCA KARI İLE ÖMER SAFAHAT’TAN ÖYKÜLER

KOCA KARI İLE ÖMER SAFAHAT’TAN ÖYKÜLER
ÇOCUK HİKAYELERİ 11 Aralık 2016 141 defa okundu 0 yorum

KOCAKARI İLE ÖMER

Hz. Abbas anlatıyor:

Bir gece Halife Ömer’i görmek üzere evden çıkmıştım. Hava ayaz, yollar ıssızdı. Evlerin kandillerinden sızan zayıf ışıklar da olmasa bu mahallede benden başka yaşayan yok zannedilir. Böylesi bir ıssızlık duygusuyla yürürken, karanlığın içinde beyaz giysili birini fark ettim. Ben ona o bana doğru yaklaşırken uzaktan selamını aldım. Sesi tanıdık geldi bana. Kim olabilir diye düşünüyordum ki o karaltı uzandı tuttu beni. Bir de baktım, Ömer değil miymiş?

“Ey Ömer” dedim, “Böyle geç vakit nereye?”

“Mahalleleri dolaşmaya çıkmıştım. Gel beraber yürüyelim.”

Hz. Ömer ile beraber evleri gezmeye başladık. Her yer bir ahiret sessizliği içinde; ne bir ses, ne de bir yolcu vardı. Halife Ömer, Allah’ın koruyucu gücü gibi her evin önünde duruyor, bir an bile sönmeyen bakışıyla, derdinden, mahrumiyetinden habersiz olduğu biri var ise yetişmek için evleri inceliyordu. Allah’ın adaletini, merhametini ulaştıramadığı bir insan bile varsa ondan sorumlu olduğunu biliyordu. Her evi yokluyor, her kapıyı dinliyordu. Fakat şehir huzur içinde, imdat dileyen biri çıkmıyordu. Nihayet geze geze Medine’nin dışına kadar geldik. Artık geri dönecektik ki Ömer bir çadır gördü. Sokulup içerideki sesleri dinledi.

İçeride ocak başında bir ihtiyar kadın, “Açız! Açız!” diye bağrışan çocuklara yemek yetiştirme telaşında. Bir yandan önündeki tencereyi karıştırıyor, bir yandan da, “Durun yavrularım, işte şimdi pişecek.” diyerek çocukları susturmaya uğraşıyordu.

Ömer, çadırın bir deliğinden içeriyi dikkatle süzünce kadının ağladığını fark etti. “Niye ağlıyor bu garip?” diye merak edip bekledi. Aradan epey bir vakit geçmesine rağmen, ne çocukların “açız” feryadı ne de ihtiyar kadının gözyaşları diniyor, ne hal ise i ocaktaki yemek bir türlü pişmiyordu. İhtiyar kadın, “İşte pişti sayılır.” diyerek yavrularını oyalıyor ama bir süre sonra çocukların inleyişleri yeniden başlıyordu.

Ömer, içeride bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı, dayanamadı selam verip sesini duyurdu ve sonra içeri daldı. İhtiyar kadın gözyaşlarını sildi, acı bir yüz ifadesiyle Ömer’in selamını aldı. Ömer:

“Ey teyze, bu yavrular niçin ağlıyor, çekinme söyle?” dedi.

İhtiyar kadının gözyaşları yeniden akmaya başladı, titreyen sesiyle Ömer’i cevapladı:

“Bu yavrular tam iki gün oldu, ağızlarına bir lokma koymadı…”

Ömer şaşırmıştı,

“Öyleyse.” dedi, “Neden biraz yemek vermiyorsun?”

“Yemek mi? Çömlekte et mi pişiyor sanıyorsun. İçinde sadece su var; çakıl taşlarıyla kaynar durur! Çadırımızda bir avuç aş kalmadı. Çocukları oyalamak için su dolu tencereyi kaynatıp duruyorum. Ayıplamayın.”

“Peki, senin kocan, oğlun, kimin kimsen yok mu? Bir akraban, bir komşun da mı yok?”

Kadın boynunu eğdi,

“Hepsi öldü.” dedi, “Kimsem yok.”

Kadın, Ömer’in kim olduğunu bilmiyordu. Ömer sordu:

‘Neden gidip hâlini halifeye bildirmiyorsun?”

“Ah.” diye inledi kadın, “Halife’ye öyle mi? Ayağına nasıl gideyim? Ömer, bu hâle düşsün de çektiğim acıları tatsın isterim.”

Halife’nin rengi attı, üzüntüyle kadının ; sözlerini kesti,

“Teyze, Ömer sana ne yaptı da böyle beddua ediyorsun?”

“Halife olacak… Yönetici, halkının açlığından sorumludur. Bu yavrular aç, ben böyle acı ve kahır dolu inlerken, halife rahat yatağında nasıl uyur? Onun idaresindeyiz, bizler ona Allah’ın emanetiyiz. Gelip arasın, açı, garibi, yetimi bulsun, hakkını versin. Bu onun görevi değil mi?”

Halife, başını yere eğdi,

“Haklısın teyze.” dedi. “Ama Ömer ol kadar çok işi takip ediyor ki, halkın arasına girmeye zaman bulamıyordur. Oysa sen gidip hâlini söylemelisin, onu bu vebalden kurtarmalısın.”

İhtiyar kadın Hz. Ömer’in sözlerine ikna olmadı,

“Halifeliği üstlenirken sorumlulukların tümünü üzerine aldı. Bu çürük mazereti kim kabul eder? Hem ne işi olacak Ömer’in! Nedir, savaş mı? Halkını aç, çıplak, gözü yaşlı bırak, inleyişlerini duyma da git Mısır’da dolaş… Ordunla zaferler kazan, sonra ganimet paylaştır. Halifelik bundan mı ibaret?”

O sırada çocukların inleyişleri yeniden yükseldi. Açlıktan ağlayan yavrular artık hiçbir sözle oyalanamaz gibi feryadı bastı. İhtiyar kadının da öfkesi büyüdü ve kendi kendine konuşur gibi söylenmeye başladı:

“Şu yavruların inleyişleri ta bulutların içine yükselir de, ah yıldırımları olarak tepene iner Ey Ömer. Yetimin âhını yağmur duası zannetme. O çığlık, kaderin bir yıldırımı olur da sana yokluk gönderir.”

“Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver…”

“Susun yavrularım, az kaldı, şimdi pişer! Bu sahneyi gidip Ömer’e tarif edeyim ha? Dilencilik yapayım öyle mi? Ömer de kim, o da bir insan, neden gidip ona el açayım? | Benim babam cömertti, cömertlik terbiyesi aldım ondan. Ölür de kimseye yüz suyu dökmem!..”

İhtiyar kadının son sözleri, Halife Ömer’in yüreğine kurşun gibi indi; yutkundu, titredi bir an. “Haklısın teyze!” dedi. “Biraz daha oyala çocukları, ben şimdi gider gelirim.”

Halife Ömer önde, bitik, suçlu, kırılmış, pişman; ben de arkasında perişan, çadırdan ayrıldık.

Gün açmak üzereydi. Köyün köpekleri ıssız yollarda önümüze çıkıyor, ejderha gibi üzerimize havlıyor, bizi çember içine alarak korkutmak istiyorlar sanki. Fakat ne Halife Ömer’in ne de benim umurumda, Köpeklere aldırmadan Medine’nin eğri büğrü sokaklarını geçiyoruz. Ne Ömer tek kelime ediyor ne de ben. Ama Ömer’in: içinde bir fırtınanın koptuğu belli… Doğruca yiyecek ambarına gidiyor, ben de giriyorum ardından. Bir mum bulup yakıyor. Kapısına dayanan bir alacaklıya vereceğini yetiştirir gibi aceleyle bir un çuvalına yöneliyor.

“Şu çuvalı yükle bana. Yağ dolu bir testiyi de sen yüklen.” diyor aceleyle.

Dediğini yapıyorum. Çuval Halife’de yağ bende, ambardan çıkıp döndüğümüz yollara 1 giriyoruz. Gideceğimiz yer Medine’nin dışında, mesafe uzun. Ömer’in sırtındaki yük 1 yaman. Baktım zorlanıyor, dedim ki:

“İkisini de ben götürseydim… Verir misin çuvalı?”

Ömer birden durdu, kararlı bir ifadeyle cevap verdi:

“Hayır, yorulsam değil, ölsem yardım etme bana. Bu yükün vebali benim boynumda. Ey Abbas, duymadın mı ihtiyar kadını? Yarın Allah’ın huzurunda bu vebale kimse ortak olmaz. Herkes kendi zararını çeker. Kadın doğru söyledi, ‘halifelik yükü ağır ise, yüklenmeyeydi’ diye. Dicle kenarında bir kurt yese bir koyunu, gelir Allah’ın adaleti Ömer’den sorar onu! Yetim acıların gözyaşında boğulur, Ömer bundan sorumludur!

Yoksulun yuvası kimsesizlikten yıkılsa, Ömer de altında kalır! Yeryüzünde zulümle kan dökse biri, o mazlumun bir damla kanı koca bir girdap olur boğar Ömer’i!

Kırılan, beddua eden her kalpte Ömer’in payı var! Mateme bürünmüş her yerde Ömer’in adı hatırlanır! Ömer madem halifedir, bu insanlardan sorumludur…

Ama Ömer de insan nihayetinde ve insan hem zalimdir hem cahil! Hz. Muhammedi’den beklenen benden de bekleniyorsa zavallı Ömer ne yapsın!… Ömer! Ömer! Sen bu ağır yükü nasıl aldın sırtına?”

Ömer’in adalet anlayışı beni de duygulandırdı. Ama aynı zamanda onun bu sözlerle kendine haksızlık ettiğini düşündüm,

“Ey Ömer!” dedim. “Senin üstesinden gelemediğini söylediğin adalet mücadelesini senden daha iyi kim idare edebilir? Evet, adaleti, ‘mutlak adalet’ olarak uygulayabilmeyi kastedersen, sen de bilirsin ki, Ömer değil, kim gelse acze düşer. Yeryüzünde kusursuz, mükemmel bir adaletle idare mümkün müdür? İnsan bunu gerçekleştirmeye kalkışırsa sonunda hep ümitsizliğe mahkûm olur. Çünkü insan için i mükemmellik, kusursuzluk yoktur. Ancak bu i ideal için çabalamak vardır.

Sen ey Ömer, nihayetinde ne meleksin ne de zalim bir halife… Fakat senin elinde, Allah rızasını gözeten niyetlerin ve gayretin var. Gökler ve yer senin gayretine şahittir. Allah’ın huzuruna una bulanmış yüzünle çıkarken, yer ve gök sana şahitlik edecektir!”

Hz. Ömer’in gözü yolda, yüreği ve aklı ihtiyar kadındaydı. Benim sözlerim onu teselli edememişti. Bir an evvel ihtiyar kadının ve torunlarının imdadına yetişmekten başka bir şey düşünmediği anlaşılıyordu. Beni duymuyormuş gibi, “Yol ne kadar mesafedeydi unuttum.” dedi. “Çok yolumuz kaldı mı?”

“Çok değil, ancak üç beş adım.”

Gücü kalmamıştı artık. Adımları iyice yavaşlamıştı. Olanca azmini zorlayıp, nefes nefese çadırın önüne gelebildi. Kendini çadıra attı, sırtından un çuvalını indirdi. İhtiyar kadının şaşkın bakışları önünde, hemen çakılları çömlekten indirip attı.

“Testiyi uzat bana.” dedi.

Kadının tenceresine yağ koydu, sonra un kattı. Tencerenin başına oturup, karıştırmak istedi. Fakat baktı ki ocak sönmek üzere…

“Teyze, yakacağın yok mu?” dedi.

İhtiyar kadın cevap vermek yerine dışarı çıkıp beş on parça yaş diken getirdi. Halife dikenleri aldı, ocağa yerleştirdi, sonra yere uzanıp yaktığı ateşe üfledi. Ocak tütüyor, Hz. Ömer ter içinde üflemeye devam ediyordu. Dumanlar Halife’nin yüzü önünde dönüyor, bulut olup havalanıyordu. Sonunda ocak tutuştu. Halife karıştıra karıştıra yemeği pişirdi.

İhtiyar kadın şaşkın bakışlarla sessizce Hz. Ömer’i seyrediyor. Çocuklar kapıldıkları umudun heyecanıyla ocakta pişen yemek için sabırsızlanıyorlardı. Sonunda Hz. Ömer, ihtiyar kadına dönüp, “Yemeği koymaya kabın var mı teyze?” dedi. “Getir de yemeği indirelim.”

İhtiyar kadın büyükçe bir kap getirdi. Hz. Ömer tenceredeki yemeği kaba boşalttı. Yemek sıcaktı, fakat günlerdir aç olan çocuklar sıcağı bekler mi?

Halife, yemeği görünce gözleri ışıl ışıl parlayan çocukları etrafına topladı, bir bir yedirdi. Çadırdaki matemli hava birden dağıldı. Çocuklar doyunca neşeyle oynaşmaya başladılar. Onların neşesi ihtiyari kadını da sevince boğdu. Hz. Ömer bu âlemi gördükçe mest oluyor, onların neşesine katılıp çocuklarla oynaşıyor, İhtiyar kadının gönlünü alıyordu.

“Ey Ömer!” dedim. “Gün açtı, artık kalkalım…”

“Evet, gitme vaktidir! Yarın halifelik dairesine gel teyze, beni bul; birlikte halifeye çıkar, hâlini arz ederiz, elbette bir hayır görürsün.”

Yüzü gülen teyze bizi dua ve teşekkürlerle uğurladı. Biz de veda edip yola çıktık. Gelip’

geçene görünmeden Halife Ömer’in evine gittik.

Ömer: “Gün doğdu, gitme kal istersen.” dedi. Biraz istirahat ettik.

Bir süre sonra sabahın gürültüsü kulakları doldurmaya başladı. Uyuyan şehir uyanmış, sesler ve hareketler şehri doldurmuştu. Halife Ömer de makamına geçti. Henüz öğlen olmamıştı ki ihtiyar kadın geldi, Halife’yi soruşturdu. Ömer bunu haber alınca ihtiyar kadını huzura kabul etti. “Bitkin görünüyorsun ey teyze” dedi. “Galiba gece uykusuz kaldın.”

İhtiyar kadın kendisine yardım edenin halifenin kendisi olduğunu görünce ne söyleyeceğini bilemedi, şaşırdı, mahcup oldu. Hz. Ömer hemen onu rahatlattı. “Ey Teyze!” dedi. “Bugünden itibaren nafakan bağlandı. Her ay gelip paranı buradan alacaksın. İçin rahat olsun. Torunların için artık kaygılanma. Şimdi affeyledin mi beni?”

İhtiyar kadın gülümsedi,

“İşte böyle, adaletini göster ki seni tanıyalım.” diyerek Ömer ile helalleşti.

 

Facebook Yorumlar