İNCİLİ YORGAN (KELOĞLAN MASALLARI)

İNCİLİ YORGAN (KELOĞLAN MASALLARI)
MASALLAR 18 Kasım 2016 172 defa okundu 0 yorum

İNCİLİ YORGAN

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Anadolu’nun bir köyünde, anacığının dizi dibinde bir Keloğlan yaşarmış. Keloğlan’ın dili yalana dönmez, eli harama uzanmamış. “İyilik, eğrilik getirmez.” der, doğruluktan şaşmazmış. Cesur mu cesur, yiğit mi yiğit, imdat dileyene yetişir, zalimin hakkından gelir, korkusuz bir oğlanmış.

Köyünde ne iş olsa tutarmış, çalışır çabalar, ekmeğini kazanırmış. Günlerden bir gün Keloğlan köyünden ayrılıp ıssız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dereleri aşarak, sümbülleri koklayarak ilerlerken bir ağacın gölgesinde oturan iki gençle karşılaşmış.

Keloğlan selam vermiş, kendini tanıtmış. “Kuş uçmaz kervan göçmez bu yolda ne durursunuz? Siz de benim gibi yolcu musunuz?” diye sormuş.

Gençler, “Sorma Keloğlan, biz dertli iki kardeşiz. Oturmuş derdimize çare düşünürüz.” diye cevap vermişler.

Keloğlan, dertli bulur da derman aramaz mı? “Hayırdır, yiğitler? Derdiniz anlatılır bir şeyse dinlerim. Belki aklım keser de bir çare bulurum.” demiş.

Gençler, “Bizim memleketin anlı şanlı bir padişahı, onun da dünyalar güzeli üç kızı var. Ortancası ile kardeşim, evlenmek istiyor, büyüğü ile de ben… Kızların da bizde gönlü var. Fakat gel gör ki bizim servetimiz yok. Padişah’ın huzuruna çıkıp da saraya damat olmaya cesaret edemiyoruz. Ancak Kafdağı’nın ardında bir dev mağarası var. O mağaradaki kilitli bir odada insan eli değmemiş, paha biçilmez İncili bir yorgan duruyor. Padişah, İncili yorganı getiren, ne dilerse dilesin benden’ diye ferman buyurdu. İşte biz de anahtarı Dev ‘in belinde duran mağaradaki odaya nasıl gireriz, diye düşünüyoruz.” diyerek dertlerini anlatmışlar.

Kalbi iyilikle dolu olan Keloğlan, bu gençlerin haline çok üzülmüş. Anlattıkları doğru mudur yalan mı, niyetleri iyi midir, kötü mü demeden;? “Üzülmeyin yiğitler, çaresiz dert olmaz. Kafdağı’nın ardına giden bir yol varsa İncili yorgana uzanan bir el de bulunur elbet.” demiş.

Gençler, “Mağaraya giren çıkamaz, diyorlar. Senin gibi alçacık boylu, çevik adımlı, akıllı mı akıllı bir kardeşimiz olsaydı onu yollardık. Alçacık boyuyla Dev ‘in haberi olmadan anahtarı belindeki kancadan çıkarır, mağaradaki odanın kapısını açar, yorganı kaptığı gibi çevik adımlarıyla soluğu burada alırdı.” diyerek Keloğlan’ın aklına girmeye çalışmışlar.

Keloğlan, “E ben de sizin bir kardeşiniz sayılırım. Siz gönlünüzü ferah tutun, evvel Allah Kafdağı’nın ardına giderim, Dev ‘in hakkından gelip İncili yorganı size getiririm»? demiş.

Meğerse gençler kötü niyetli, iki hilekar değil miymiş? Gönülleri ne ondaymış ne bunda, elde etmeye çalıştıkları Padişah’ın tacı tahtı imiş. Padişah’ın kızları bu hilekarları tanımıyorlarmış bile. İki hilekar, akıllarınca Padişah’ın kızlarıyla evlenip saraya damat olduktan sonra Padişah’ı zehirlemeyi planlıyorlarmış. Sonra da biri padişah, diğeri de onun veziri olacakmış.

Padişah’ın kızlarıyla evlenebilmek için de Dev ‘in elindeki paha biçilmez İncili yorganı Padişah’a hediye olarak sunup kendilerini yiğit göstermek istiyorlarmış.

Tabii Keloğlanın bütün bunlardan haberi yokmuş. “İncili yorganı almakta ne var? Yeter ki seven gönüller birbirine kavuşsun.” deyip çıkmış yola…

Az gitmiş, uz gitmiş. Derelerden geçerek, ceylan gibi sekerek Kafdağı’nın önüne gelmiş. Kel başını kaşıyıp “Artık Devle her an karşılaşabilirim. Gözümü dört açayım.” diyerek dağ yolunu tırmanmaya başlamış. Keloğlan dağa tırmanırken güneş de tepelerin ardından yavaş yavaş batmış; ortalık kararmış. Keloğlan, “Bugün de akşam oldu. Yarın ya kısmeti” diyerek kendine uyuyacak bir yer ararken sırtından bir elin onu kavradığını hissetmiş. Kimdir nedir, dönüp bakmaya kalmadan Keloğlanın ayakları yerden kesilmiş; havada asılı kalmış. O anda Keloğlan Devle yüz yüze gelmiş; “Amamın, habersiz yakalandım. Kel başım işte şimdi^ dertte!” diye söylenmiş.

Dev, Keloğlan’ı havada evirip çevirerek, “Akşam yemeğim ayağıma geldi, kısmetli günümdeyim.” demiş. Sonra da Keloğlan’ı koltuğunun altına sıkıştırıp mağarasına dönmüş.

Dev, Keloğlan’ı bir kenara oturtmuş. Ocağın ateşini tutuşturmaya koyulmuş.

Keloğlan bakmış ki şişte kebap olup Dev ‘in midesine inecek; “Dur hele, Dev Efendi, ben senin bildiğin insan oğullarından değilim. Akşamın bu kör saatinde, insanoğlunun uğramadığı bu ıssız dağda ne işim var sanıyorsun? Beni periler kaçırdı. Oradan oraya gezdirip duruyorlar. Bana ilişene de dünyayı zindan ediyorlar.” diyerek Dev ‘in gözünü korkutmaya çalışmış.

Dev, “Olur mu olur…” demiş kendi kendine. “Öyle ya şu keleş oğlanın akşam akşam bu tehlikeli yollarda ne işi olsun?” Sonra düşünmüş taşınmış, Keloğlan’ı o gece yemem-eye karar vermiş…

“Seni bu akşam yemeyeceğim, çünkü çok aç değilim. Sözlerinden korktum sanma. Fakat hele bir sabah olsun…” demiş. Mağaranın kapısını kilitlemiş, uyumak için bir köşeye çekilmiş.

Keloğlan‘a, “İster uyu ister uyuma, ama yerinden kıpırdama. En ufak bir tıkırtı duyar-sam sabah kahvaltısını beklemeden mideme indiririm senit” demiş. Gözlerini yummuş, çok geçmeden derin bir uykuya dalmış.

Keloğlan, “Sen uyumana bak. Sabah da beni bulursan etim kemiğim sana helal olsun.” diye söylenmiş. Sonra da yavaşça kalkıp sessizce Deve yaklaşmış. Yaklaşmış, yaklaşmış… Korkmadan elini Dev ‘in kuşağına uzatmış, anahtarı bulmuş. Dev, sağa dönmüş, sola dönmüş, ama uyanmamış. Keloğlan, Dev ‘in anahtarını alıp İncili yorganı aramaya başlamış. Mağaradaki odaları bir bir dolaşmış. Sonunda gizli odayı bulmuş. Anahtarla kapıyı

açıp incili yorganı sırtına atmasıyla mağaradan çıkması bir olmuş.

Dönüp ardına bakmadan, bir an bile durmadan koşmuş Keloğlan. Tepeleri bir kuş gibi uçarak aşmış. Ancak gün doğarken durup ardına bakmış. Kafdağı gözle görünmeyecek kadar uzaklarda kalmış.

Keloğlan, biraz dinlendikten sonra, dereleri geçerek, geldiği yolları aşarak iki kardeşin evine gelmiş. Hileci iki kardeş, Keloğlan’ı omzunda İncili yorganla görünce gözlerine inanamamışlar.

Keloğlan, “Ne ettim, nasıl ettim, sormayın. Hemen Padişah’ın huzuruna varın da İncili yorganı hediye edin. Eh artık siz muradınıza erersiniz, bize de hayır dua etmek düşer.” demiş.

İki kardeş, “Dur hele Keloğlan, bu müjdeyi beklemiyorduk. Önce hazırlık yapalım. Haber verelim; sonra huzura varırız.” demişler. Ertesi

gün saraya gitmeye karar vererek Keloğlan’ı misafir etmişler. Sonunda gece olmuş.

İki kardeş, “Şu paha biçilmez, İncili yorganı bir gece olsun üstümüze örtü edelim.” diye düşünmüşler.

İncili yorganın altına girip uyumuşlar. Keloğlan da bir kenarda kıvrılıp uyumuş.

Horozlar ötmüş, gün doğmuş. Keloğlan kalkmış. Ama iki kardeş uyanmamış.

Keloğlan iki kardeşin öldüğünü anlayınca çok üzülmüş. Saraya gitmiş. İki kardeşin hikâyesini anlatıp İncili yorganı Padişah’a sunmuş. Padişah, kızlarını çağırmış, onlara bu iki genci sormuş. Kızlar, “Tanımayız, bilmeyiz.” demişler. İki hileci genci tanıyanlar, “Onlar kötülük planlayıp hile yaparak geçinden iki kardeşti.” diye şahitlik edince Keloğlan kardeşlerin kurduğu tuzağı anlamış.

Padişah, “Madem İncili yorgan için hayatını tehlikeye attın, getireceği servet de senin hakkımdır.” deyip yorganı Keloğlan’a geri vermiş.

Keloğlana İncili yorganı satıp kazandığı parayı fakir fukaraya dağıtmış… “Benim en büyük zenginliğim iyiliktir.” deyip iyiliğiyle kalmış.

Gökten üç elma düşmüş. Biri Keloğlan’ın, biri Dev ‘in, diğeri de bu masalı okuyanın

başına.

İNCİLİ YORGAN

İNCİLİ YORGAN

Facebook Yorumlar