Feridüddin Attar Hikayeleri

Feridüddin Attar Hikayeleri
DİNİ HİKAYELER 4 Nisan 2016 328 defa okundu 0 yorum

Feridüddin Attar Hikayeleri

İnsanın Hâli

Devrin gönlü uyanık Allah dostu zatlarından biri; Malik Dinar’a sordu:

“Ben kendim ne hâldeyim bir türlü bilemiyorum, sen ne hâldesin?”

Malik Dinar ona şöyle cevap verdi:

“Allah’ın lütfuyla kurduğu sofradan bolca yiyor, onun nimetleriyle besleniyorum. Sonra şeytanın emirlerine uyup hep onun dediklerini yerine getiriyorum.”

 

Şeytanın Kerpici

Bir gün Hz. İsa başının altına yarım kerpiç almış uyuyordu. Uyanıp gözlerini açınca hayretler içinde kaldı. Zira şeytan baş ucunda dikilmiş duruyordu.

Bunu gören İsa Aleyhisselam:

“Bre melun, neden başımda dikilmiş bekliyorsun?” dedi.

Şeytan uzun bir kahkaha attı:

“Kerpicimi başının altına almışsın, biliyorsun bütün dünya bana ait, dolayısıyla bu kerpiç de benim malım, madem benim malımı kullandın o hâlde sen de bana yakın oldun,” dedi.

Bunu duyan Hz. İsa (a.s.) hemen başının altındaki kerpici kaldırıp uzaklara fırlattı, başım toprağa koyarak tekrar uyumaya devam etti.

 

Daha önce Yapılması Lazım Olan

Allah dostlarından biri içini çekerek şöyle buyurdu:

“Bir kısım kendini bilmez, ölmek üzere olan adamın yüzünü kıbleye döndürürler. Halbuki o zavallının o hâle gelmeden önce oraya yüz çevirmesi lazımdı.

Yaprağı dökülmüş kuru ağacı dikmek neyse, ölmek üzere olan adamın yüzünü de kıbleye çevirmek odur. ölüm hâlindeki adamın yüzünü ha o yana çevirmişsin ha bu yana, ne fark eder?”

 

Daracık Dünya

Kendini bilmez bigânelerden biri geniş bir ovada kendini hak yola adamış bir dervişe rastladı.

“Derviş ne yapıyorsun, ne hâldesin?” diye sordu.

Derviş:

“Bu daracık dünyada sıkışıp kaldım, dünya başıma daracık oldu,” dedi.

Adam bu cevap karşısında şaşırdı:

“Bu nasıl söz, bu mümkün mü? Şu uçsuz bucaksız ovaya bak, dünya hiç dar olur mu?” dedi.

Derviş derin bir ah çeldi:

“Eğer dar olmayıp, senin dediğin gibi olsaydı gelip beni bulabilir miydin?” dedi.

 

Ölmeyecek Sevgili

Sevdiğini kaybetmiş zavallı bir âşık ağlayıp feryat ediyordu. Şeyh Şibli bunu görünce:

“Neden böyle ağlayıp feryat ediyorsun, derdin nedir?” dedi Perişan âşık inleyerek şöyle konuştu:

“Bir sevgilim vardı, onu canımdan daha çok seviyor, onun varlığıyla hayat buluyordum. O şimdi öldü, ben ağlamayayım, feryat etmeyeyim de kimler ağlasın?”

Hz. Şeyh ona şöyle dedi:

“Madem bir sevgiliyi kaybetmek yüzünden bu hâldesin, öyleyse kendine başka bir sevgili bul ama dikkat et bu sevgilin ölmeyecek bir sevgili olsun. Eğer ölmeyecek bir sevgiliye âşık olursan bütün dertlerin biter.”

 

Acayip Bir Kuş

Hindistan’da gagasında ney gibi delikler bulunan çok tuhaf bir kuş vardır. Gagasında yüze yakın delik bulunan bu kuşun eşi yoktur. Tek başına yaşar.

Ötmeye başladı mı gagasından öylesine güzel sesler çıkarır ki duyan her canlıyı mest eder. O ötünce bütün kuşlar susup onu dinlerler.

Bu kuş bin yıl ömür sürer. Öleceği zamanı bilir. Öleceği zamanın yaklaştığını anladığında odunlar toplayarak çevresine yığar, sonra onun ortasına geçip oturur ve yüzlerce nağme çıkararak ötmeye başlar. Onun bu ötüşünü duyan bütün kuşlar ve diğer hayvanlar çevresine toplanarak onu seyretmeye başlarlar. Onun bu dertli feryadından bütün hayvanlar üzülüp ağlamaya başlar. Hattı bazısı buna dayanamayıp ölür.

Nihayet son nefesini vermeden önce şiddetle kanat çırpar, kanatlarından çıkan bir kıvılcımla çevresindeki odunlar, çalı çırpılar tutuşur, yanmaya başlar. Tamamen yanıp kor hâline gelen bu ateş bir müddet sonra küle dönüşür. Ateş tamamen sönüp bir kıvılcım bile kalmayınca o küllerin arasından aynı kuşun bir yavrusu belirmeye başlar. Kaknus denilen bu acayip kuşun hayatı böyle sürüp gider.

 

Hz. İbrahim’in (a.s.) ölümü

Hz. İbrahim (a.s.) ölünce ruhu yüce Allah’ın (c.c.) huzuruna vardı. Cenab-ı Rabbti’l-âlemin ona sordu:

“Ey İbrahim, dünyada karşılaştığın en zor şey neydi?”

Hz. İbrahim (as.):

“Oğlumu kurban etmem zordu, babamı cehenneme göndermem güçtü, ateşe atılmam güçtü, belalara göğüs gererek ömür sürmem zordu. Fakat bunların hepsi ölümün karşısında can vermenin yanında hiç kalır,” dedi.

 

En Büyük Sermaye

Zamanın birinde bir padişah zavallı bir garibana vezirlik verdi. O da sadakatle çalışarak uzun yıllar padişaha hizmet etti. Bu arada mal mülk ve büyük bir servet elde etti. Aradan yıllar geçip de ihtiyarlayınca padişahtan izin istedi:

“Eğer müsaadeniz olursa bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olmak istiyorum, çünkü ömrümün sonuna yaklaştığımı hissediyorum,” dedi.

Bunu duyan padişah:

“Buraya gelirken hiçbir şeyin yoktu, eli boş gelmiştin. Neyin varsa bırak ve geldiğin gibi git. Bütün malım, servetini teslim et, ondan sonra istediğin yere gidebilirsin,” dedi.

Vezir:

“Vezirlikte bulunduğum sürede bu mallan elde ettiğim doğrudur, lâkin ömrümü de bu uğurda harcadım. Ömrümü geri ver al malım. Eğer bunu yapamayacaksan bu garibe dokunma bırak gideyim,” dedi.

 

Neden Ev Yapmıyormuş

Adamın biri Hz. İsa’ya (a.s.):

“Neden bir ev yapıp içinde yaşamıyorsun?” diye sordu.

Hz. Isa (a.s.) ona şöyle dedi:

“Ben deli miyim ki; ebediyen benimle kalamayacak olan bir şeyle zaman kaybedeyim?”

 

Bilinmesi Gereken

Gelmiş geçmiş âlimlerin en büyüklerinden olan Ahmet bin Hanbel, Beşr-i Hafi’nin huzuruna sık sık gider, onu ziyaret eder, hürmette kusur etmezdi.

Bunu görenler onu kınamaya başladılar:

“Sen ki devrinin en büyük âlimisin. Senden daha büyük bir âlimin üstüne gök kubbesinin kandili yanmaz. Bırak o sana gelsin, sen neden onun ayağına gidiyorsun,” dediler.

O büyük insan şöyle dedi:

“Evet ben hadisi, sünneti iyi bilirim. Bilgim onun bilgisinden fazla; fakat o Allah’ı (c.c.) benden iyi biliyor.”

 

Kim ödeyecek

Memleketin birinde yaşayan zavallı bir fakir komşusunun eşeğini alarak değirmene gitti. Yükünü indirdi, eşeği saldı. Kendisi de yatıp uyudu. Eşek değirmenden uzaklaşınca bir kurda rastladı, kurt onu parçalayıp yedi. Adam eli boş yüzü kara komşusunun kapısına geldi, hâlini arz etti. Komşusu:

“Varalım hakkı bilen birine soralım, bu hususta bir hüküm versin,” dedi.

Yürüyüp giderlerken birine rastlayıp meseleyi anlattılar. Anlatılanları dinledikten sonra onlara şöyle dedi adam:

“Bu kurdu yazı yabana kim aç olarak salmışsa eşeğin bedelini ödemek ona düşer. İkiniz de bunu ondan istemelisiniz.”

Feridüddin Attar Hikayeleri

 

 

Sırların Döküldüğü Kuyu

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir gün bir yerde konakladı. Konakladıkları yerin yakınında bir kuyu vardı. Oradan su getirilmesini istedi. Birisi kuyuya su almak için gitti fakat koşa koşa geri geldi. Neden böyle yaptığım sordular; şöyle cevap verdi:

“Kuyunun içinde bir damla bile su yok. Kuyu kanla dolu.” Hz. Muhammed (s.a.v.):

“Neden o kuyu kanla dolu biliyor musunuz?” diye sordu. Sonra sorunun cevabım kendi verdi:

“Hz. Ali sırlarını o kuyuya söylemiş de onun için o su kan kesilmiş.”

 

Şeyh-i Sana’nın Hikâyesi

Devrinin piri olan Şeyh-i Sana, dört yüz dervişle tam elli yıl şeyhlik yapmış ünlü bir zattı. Dervişleri de kendisi gibi geceleri ibadetle, gündüzleri riyazetle geçiriyorlardı. İlim sahibi, yüce sırlara vakıf mübarek bir zattı. En az elli kere hacca gitmişti; ömrünün çoğunu umrede geçirirdi. Bütün sünnetleri ifa eder, namaz ve oruçta kimse ayağının tozuna yüz süremezdi. Yüzünü gören İlâhi cezbeye tutulur, kendinden geçerdi. Makamının yüceliğinin sınırı, kerametlerinin haddi hesabı yoktu. Nefesi Hz. Isa’nın (a.s.) nefesinden farksızdı. Hastaları nefesiyle iyileştirir, acze düşenlere nefesiyle can verirdi. Her zaman, her yer ve her şartta herkese rehberlik eder, herkese yol gösterir, insanları hak yola sevk ederdi.

Şeyh-i Sana birkaç gece üst üste aynı rüyayı tekrar tekrar görmeye başladı.

Rüyasında; Rum diyarına göçmüş, orada bir puta durmadan secde edip duruyordu.

Dervişlerini toplayıp onlarla istişare etti.

“Bir an önce diyar-ı Rum’a gideyim de; bu rüyanın hikmeti neyse ortaya çıksın dedi.

Müritlerinden en üst derecedeki dört yüz derviş de onunla birlikte yola çıktı. Bütün Rum ülkesini baştan başa dolaştılar…

Günlerden birinde büyük bir binanın önünden geçiyorlardı. Üst katlardaki pencerelerin birinin önünde ay yüzlü, peri endamlı, gül yanaklı, ceylan gözlü bir Hristiyan güzeli oturuyordu.

O öyle bir güzeldi ki yüzünü görenler onun aşkının ateşine pervane olur, bu uğurda can verene kadar yanar dururlardı.

Hâsılı eşi menendi yeryüzünde görülmüş biri değildi. Sabah rüzgârı kokusunu onun gece gibi karanlık saçlarından alırdı. Kırmızı dudakları bir lâl madeniydi sanki.

Şeyh-i Sana pencerenin önünden geçerken, o Hristiyan güzeli pencereye yanaşıp yüzünü gösterince şeyhin dizlerinin bağı çözüldü, aklı başından gitti. Ne sabrı kaldı, ne de kararı, bir güneş bir kıvılcıma esir oldu, bir dağ bir toz zerresine esir, kul köle oldu.

Şeyh zil zurna sarhoştu, tırnağından saçının teline kadar, o güzelin aşkıyla doluydu. Aklı başından gitmiş; Allah (c.c.) sevgisiyle dolu olan gönlü şimdi bir papaz kızının aşkıyla yanıyordu.

Yanında bulunan dervişler şeyhin bu hâline şaşıp kaldılar. Ne yapacaklarını bilemeden öylece durdular. Şeyh o gün akşama kadar gözünü pencereden ayırmadan durup baktı.

Gece sabaha kadar aşk ateşiyle yanıp tutuştu, ağlayarak gözyaşı döktü.

Onun bu hâlini gören dervişleri başına toplandılar. Ona bu işten vazgeçmesi için nasihatte bulundular. Fakat şeyhin bunu duyacak, anlayacak hâli yoktu. Aklı fikri sevdiği kızdaydı. Canı,

, gönlü, ruhu, bedeni onunla doluydu.

“Bu işten vazgeç, tövbe et,” dediler.

“Şeyhlikten, namustan, şereften tövbe ettim,” dedi şeyh.

Dervişler yalvarıp yakardılar, konuşup söylediler, fakat hiçbiri şeyhe tesir etmedi.

Şeyh sevgilisinin eşiğini yastık, bulunduğu yeri kıble edindi, günler geceler boyu bekleyip durdu.

Nihayet o gâvur kızı insafa gelip şeyhi huzuruna kabul etti. Önce azarlayıp küçümsedi, daha sonra:

“Eğer gerçekten âşıksan sana teklif edeceğim şu dört şeyden birini yapmalısın,” dedi.

“Ya puta secde edersin, ya Kur’an’ı yakarsın, ya şarap içersin yahut da imanından vazgeçersin…”

Şeyh şarap içmeyi kabul etti.

“Bunun dışındakileri yapamam,” dedi.

Kız ona:

“Eğer gerçekten beni seviyorsan, Müslümanlıktan da vazgeçmelisin,” dedi.

Şeyh aşktan deli divane olmuş bir hâldeydi, kızın her dediğini itiraz etmeden kabul edecek vaziyetteydi.

“Benim efendim, sultanım sensin, sen ne dersen o olur,” dedi. O zaman kız:

“öyleyse kalk gel şarap iç, neşelen, kendine gel,” dedi.

Şeyhi alıp götürdüler, dostları feryat etmeye başladılar.

Şeyh hahz-ı kelamdı, Kur’an’ı ezbere biliyordu. Ayrıca yüzlerce eseri vardı. Şarap içince aşkı iyice coştu. Kendinden geçti. Kızın teklifi üzerine dinini terk edip Hristiyan oldu.

İyiden iyiye kendinden geçen şeyh:

“Ey gönlümün sultanı, benden daha başka bir şey istiyorsan Söyle. Ne istersen yapmaya hazırım,” dedi. Sonra şöyle devam etti:

“Aklım başımdayken puta tapmadım, şimdi hem sarhoş hem de âşığım, istersen putun önünde mushafi bile yırtarım.”

Gâvur kızı bundan çok memnun oldu.

“İşte şimdi tam benim istediğim gibi biri oldun,” dedi.

Daha sonra kız şeyhle evlenebilmesi için onun bir yıl domuz çobanlığı yapmasını istedi. Şeyh bunu da seve seve kabul etti.

Şeyhin hâli duyulunca kâfir Müslüman herkes şaşırıp kaldı. Dostları onu bırakıp memleketlerine döndüler.

Şeyhin Mekke’de gerçek bir dostu vardı. Dervişlerden şeyhin hâlini öğrenince; saçını başını yoldu.

“Siz nasıl yalancı dostlarsınız ki şeyhinizi orada bırakıp geldiniz? Dost kötü günde belli olur. Şeyhinizi o hâlde nasıl bırakıp geldiniz?” diye onları azarladı, tan etti.

Şeyhin dervişleri üzülüp pişman oldu. O gerçek dostun teklifi üzerine hepsi kırk gün kırk gece ne uyudu, ne de durdu. Bir an bile başlarını secdeden kaldırmadan yalvardılar.

Kırk birinci gün o gerçek dosta bir hâller oldu, kendinden geçti. Seher vakti rüyasında Peygamber Efendimiz’! (s.a.v.) gördü.

Peygamberimiz ona:

“Şeyhin affedildi, gidip onu bağlarından kurtarın,” dedi.

Uyanan derviş bu rüyanın tesiriyle bir sayha attı, attığı bu çığlıktan yer gök inledi âdeta. Başına toplanan bütün dervişlere rüyasını anlattı. Ağlaya ağlaya yola koyuldular.

Dervişlerinin geri geldiğini gören şeyh başındaki Hristiyan külahını çıkarıp attı, belinden zünnan çözdü. Birbirlerine sarılıp ağlaştılar. Şeyh gusledip tövbe etti, hırkasını giyip sangını bağladı. Dervişleriyle birlikte Kâbe’ye doğru yola çıktı.

Bu sırada Hristiyan kızı rüyasında güneşin kucağına düştüğünü gördü, güneş ona:

“Hemen kalk şeyhin peşinden koş, onun dinine gir, ebedi olarak kurtuluşa er,” dedi.

Kız kalkıp şeyhin peşine düştü, koşarak yol almaya başladı.

“O dünyalar güzeli kız Hristiyanlıktan vazgeçti. Geri dön onu bul, doğru yola ilet,” diye şeyhin gönlüne ilham geldi.

Şeyh durumu dervişlerine anlattı. Hep birlikte geri döndüler.

Kızın yanına geldiklerinde, kızın yüzü sararmış, o güzelim saçları tozdan topraktan görünmez hâle gelmişti.

Şeyhi gören kız ağlamaya başladı. Şeyhin ayaklarına kapandı.

“Senden ve yaptıklarımdan utanıyorum. Bana İslam’ı anlat, hak yolu bulmama yardım et,” dedi.

Şeyh kıza hak dini anlattı, kız şehadet getirerek candan İslam’ı kabul etti. İslam’ı kabul ettikten sonra önce Allah’a (c.cj şükretti, ardından vedalaşarak ahiret âlemine göçtü.

 

 

Bir Bakışın Bedeli

Bir padişah katilin birini idam ettirdi. Dervişin biri o öldürülen katili rüyasında gördü. Canlara kıymış o kanlı katil cennet bahçelerinde keyifle gezip tozuyor, zevk içinde eğleniyordu. Buna hayret eden derviş katile sordu:

Sen günahkâr bir katil olduğun hâlde nasıl oldu da bu ihsana ulaştın, bu nimetleri elde ettin?”

Katil ona şu cevabı verdi:

“öldürüldüğüm sırada oradan Habib-i Acem geçiyordu. O Allah dostu o sırada bana bir an bakıverdi. İşte bütün elde ettiğim bu lütuf ve ihsanlar o yüzdendir.”

(Habib-i Acem: ilk sofilerden olan bir zattır.)

 

Bir Yük Dikenin Bedeli

Sultan Mahmud-ı Gaznevî bir gün avlanırken askerlerinden uzaklaştı ve onları kaybetti. Giderken eşeğine diken yüklemiş giden bir ihtiyara rastladı. Bir müddet sonra eşeğin ayağı takıldı, sırtındaki dikenler devrildi. İhtiyar çabalıyor, fakat yükü tek başına yükleyemiyordu.

Sultan Mahmud adamın yanına vararak:

“Sana yardım edeyim mi, ister misin?” diye sordu.

Adam bunu memnuniyetle kabul etti:

“Elbette isterim, çok sevinirim,” dedi.

Sultan Mahmud atından indi, adama yardım etti, dikenleri birlikte tekrar eşeğin sırtına yüklediler.

Padişah atını sürüp uzaklaştı, biraz sonra askerlerinin bulunduğu yere vardı. Askerlere:

“Falan yerde bir ihtiyar var, onu iki yandan kuşatıp huzuruma getirin,” dedi.

Askerler varıp ihtiyarın yolunu kuşattılar. İhtiyar da eşeğini padişahın huzuruna kadar sürmek mecburiyetinde kaldı. Padişahı tanıyınca dehşetle utandı.

Padişah:

“Yükünü bana satar mısın? Fiyatını söyle de alayım,” dedi.

İhtiyar adam kendini toparlamıştı:

“Ey zamanın sultanı, benim yüküm çok kıymetlidir. Onu on kese altına bile satmam,” dedi.

Askerler ihtiyarın bu söylediğine şaştılar:

“Sus ahmak ihtiyar!.. Bunlar on para bile etmez, sen ne diyorsun,” dediler.

İhtiyar:

“Bunlar sıradan dikenler değil. Bunlara devrin padişahı elini sürdü, onları eşeğin sırtına bir padişah yükledi. Şunu iyi bilin ki her dikenin bedeli bir dinardır. Çünkü bir devlet sahibi dikenlerime el sürünce onlar yüzlerce gül bahçesinden daha değerli hâle geldi,” dedi.

 

Karun ile Musa

Rabbü’l-âlemin Musa’ya (a.s.):

“Ya Musa, Karun ağlayıp inleyerek seni tam yetmiş kere çağırdı. Dönüp bir kerecik cevap vermedin. Şayet bu samimiyetle bana bir kere seslenseydi, ruhundaki bütün kirleri bir anda temizler, ona iman nasip ederdim,” dedi.

 

Yalancı Âşığın Sonu

Mısır’da bulunan bir padişah âşık olduğunu iddia eden bir kişiyi huzuruna çağırdı.

“Hemen aşkından vazgeçip bu diyarı terk etmeyi mi kabul edersin, yoksa başının kesilmesini mi istersin? İkisinden birini tercih et,” dedi.

Zavallı âşık çekip gitmeyi tercih etti. Bunun üzerine padişah emretti, hemen cellatlar gelip âşığın kellesini uçurdular. Padişahın yanında bulunanlar bu işe itiraz ettiler.

“Padişahım, zavallının ne suçu vardı, adam şartlarınızı kabul etti,” dediler.

Padişah:

O yalancı ve sahtekâr bir âşıktı. Eğer hakiki bir âşık olsaydı başını vermeyi kabul eder, aşkından vazgeçip bu diyarı terk etmeyi seçmezdi,” dedi.

Feridüddin Attar Hikayeleri

 

 

Mühim Olan

Bayezid-i Bestamî Hazretleri ölüp dünyadan göçtükten sonra bir derviş onu rüyasında görüp sordu:

“Ey sırlara vakıf ulu pir, güzel insan, sorgu sual melekleriyle karşılaşman nasıl geçti?”

Hz. Pir ona şöyle dedi:

“O iki melek gelerek bana Rabb’imi sordular. Ben de: ‘Ben Rabb’im O’dur desem ne çıkar, önemli olan O’nun bana ku- lumdur demesidir. Gidin bunu O’na sorun eğer bana kulumdur derse ne âlâ, yoksa ben bin kere Rabb’im Allah’tır desem ne çıkar,’ dedim.”

 

Sultan Mahmud ile Külhancı

Bir gece Sultan Mahmud’un canı sıkıldı, dışarı çıktı, giderken yolu bir külhana uğradı. Külhancıya misafir oldu. Külhancı padişaha büyük hürmet gösterdi. Onu küllerin üstüne oturttu. Hava soğuk olduğu için küçük küçük odun parçalarını ateşe attı. Sonra kuru bir ekmek parçasını getirerek padişaha ikram etti.Padişah da o kuru ekmeği iştahla yedi. Nihayet sabah oldu. Padişah giderken külhancı:

‘İşte dedi. Yerimi yurdumu, yatağımı gördün. Eğer beğen- diysen ne zaman istersen buyur. Yok eğer beğenmediysen, bizden hoşlanmadıysan Allah (c.c.) işini rast getirsin, güle güle git,” dedi.

Padişah onun bu sözlerinden çok memnun oldu ve ondan sonra tam yedi kere ona misafir oldu. Son gün giderken külhancıya: “Haydi bakalım artık benden bir şey dile,” dedi.

Külhancı:

“Dileğimi padişahımız yerine getirecek mi?” diye sorunca Sultan Mahmud-ı Gaznevî:

“Bugün senin günün, ne dilersen dile,” dedi.

Külhancı o zaman şöyle söyledi:

“Benim tek dileğim padişahın arada bir böyle beni görmeye gelmesidir. Benim için bundan daha büyük devlet ne olabilir?”

 

Güzel Olan

Bir saka kırbasını su doldurmuş gidiyordu, önünde giden başka bir saka gördü. Koşarak ona yetişip:

“Bana bir yudum su vermez misin?” dedi.

Saka şaşırdı:

“Şaşkın insan, sırtında kırba dolusu suyun var, benden isteyeceğine ondan içsen,” dedi.

Suyu isteyen saka buna karşılık:

“Sen bana bir yudum su ver, zira kendi suyumu içmekten bıktım,” dedi.

 

Şeytan’dan Öğrenilen Su

Allah (c.c.) Hazretleri Hz. Musa’ya (a.s.), “İblis’ten bir sır, gizli bir şey öğren,” dedi.

Hz. Musa İblis’e rastlayınca bunu ona sordu. İblis:

“Şunu hiçbir zaman unutma, ben ben deme, benim gibi olma,” dedi.

 

Hangisi Daha Pis

Bir şeyhin yanında uyuz çirkin ve pislik içinde bir köpek vardı. Şeyh köpekten hiç çekinmez, kendisine sürünecek diye eteğini toplamazdı.

Bu hali görenlerden biri:

“Ey büyük insan, ey Allah’ın lütfuna ermiş kişi; bu pis köpekten neden çekinmiyorsun?” diye sordu.

Şeyh ona şu manidar cevabı verdi:

“Bu zavallının dışı pis olduğu için görünüyor ve herkes ondan iğrenip çekiniyor. Halbuki pislikler benim içimde, bu yüzden de görünmüyor. Onun dışı benim ise içim pis olduktan sonra neden ondan sakınayım?”

 

İşin Sırrı

Hz. Musa’nın (a.s.) zamanında gecesini, gündüzünü ibadetle geçiren bir zat vardı. Bu kadar ibadet ettiği hâlde bir türlü gönlünde bir zevk duymuyordu.

Adamın büyük ve güzel bir sakalı vardı. Onu her gün uzun uzun tarar, onunla meşgul olurdu.

Bu adam bir gün Hz. Musa’yı (a.s.) gördü:

“Eğer yine Cenab-ı Allah ile konuşmaya gidersen benim hâlimi arz et, ne huzurum var ne de zevkim. Bunun sebebi nedir?” dedi.

Hz. Musa (a.s.)  gidince bunu sordu. Yüce Allah (c.c.):

“O bizden çok, sakalıyla meşgul oluyor, bunun sebebi budur,” buyurdu.

Hz. Musa (a.s.) gelip adama durumu bildirince, adam ağlayıp inleyerek sakalını yolmaya başladı. Bu sırada Cebrail (a.s.) gelerek Musa’ya (a.s.):

“O şimdi yine sakalıyla meşgul,” diye haber verdi.

 

Baş Belası

Aklı kıt bir adamın çok büyük bir sakalı vardı. Bu adam bir gün denize düştü. Batıp çıkıyor, çırpmıyordu, boğulmak üzereydi. Kıyıda duran bir adam onun bu hâlini görünce acıyarak seslendi:

“Yahu be adam, boynundaki o kocaman torbayı çıkar, yoksa boğulacaksın,” dedi.

Boğulmak üzere olan adam binbir güçlükle ona cevap verdi:

“O gördüğün torba değil sakalım, başımın belası,” dedi.

Bunu duyan kıyıdaki adam:

“Pek hoş” dedi. “Sakalın buysa hâlin de böyle olur. O zaman hiç boşu boşuna çırpınma, boğulup gideceksin,” dedi.

 

Sarhoşun Hâli

Adamın biri o kadar çok içmişti ki yıkılıp, kendinden geçmişti. Bunu gören merhametli bir tanıdık onu bir çuvala koyarak sırtına aldı evine götürmeye başladı. Giderlerken bir başka sarhoşa rastladılar. Gördükleri o sarhoş içkinin tesiriyle sağa sola saldırıyor, gelene gidene çatıyordu.

Çuvaldaki sarhoş onun bu hâlini görünce dayanamadı:

“Bre akılsız herif, bu kadar içecek ne vardı? Benim gibi bir iki kadeh az içip evine benim gibi rahatça gitsen, sağa sola saldırmasan olmaz mıydı?” dedi.

 

Aşk Azalınca Kusur Görünmeye Başlar

Yaşadığı devirde nam salmış, kahraman bir babayiğit vardı. Bir kadına âşık oldu ve tam beş yıl o kadının kulu kölesi oldu. Onun yüzüne, gözlerine bakmaya doyamıyordu.

Kadının gözünün birinde küçük bir ak vardı.

Fakat bu âşığın gözüne görünmüyordu.

Aradan zaman geçince adamın aşkı azalmaya başladı. Zaman her şey gibi onun aşkını da yavaş yavaş aşındırdı. Aşkı iyiden iyiye azalınca kadının gözündeki akı gördü; hayretler içinde kalarak:

“Gözüne ne oldu böyle? Bu ak ne zaman gözünde peydahlandı?** dedi.

Kadın anlayışlı ve ferasetli biriydi:

“Bana olan aşkın azalmaya başladığında bu ak, gözümde belirdi,** dedi.

 

Azerle Mahmud

Sultan Mahmud-ı Gaznevî, Hint seferi sırasında Hintlilerin çok değer verdikleri büyük bir putu elde etti. Hintliler bu putu tekrar ele geçirmek için altınlar, mücevherler ortaya döktüler. Putu almak için ağırlığının on misli altın teklif ettiler.

Sultan Mahmud bunu kabul etmedi. Odunlar yığdırarak putu yaktırdı.

Bu etrafta duyulunca bazıları:

“Sultan yanlış yaptı, onu o kadar büyük paraya satmalıydı demeye başladılar.

Bu dedikodular sultanın kulağına gidince:

“Kıyamet günü bütün mahlukatın önünde Cenab-ı Allah’ın: ‘Bunlara iyi bakın. Azerle Mahmud ikisi de birdir, biri put yapar, öbürü satardı* demesinden korktum da onun için satmadım,** dedi.

 

Eğer Bir Daha İşin Düşmeyecekse

Sultan Mahmud Hintlilerle karşılaşınca onların kalabalığı karşısında cam sıkıldı. Âdeta şaşkına döndü:

“Eğer bu savaşı kazanırsam elde edeceğim bütün ganimeti fakir fukaraya dağıtacağım,** diye adakta bulundu.

Bunun üzerine Yüce Allah’ın lütfuyla harbi kazandı. Hintlileri mağlup etti. Haddi hesabı olmayan çok büyük ganimetler elde etti:

Adamlarından birini çağırarak:

“Bu ganimetleri fakirlere dağıt,** dedi.

Bunu duyan herkes itiraza başladı:

“Bu kadar mal, bu kadar büyük servet dağıtılır mı, olmaz böyle şey,” dediler.

Bunun üzerine padişah tereddüde düştü, kararsızlık gönlünü sardı. Tam bu sırada oradan bir meczup geçiyordu.

Padişah sevinçle haykırdı:

“Şu meczubu buraya getirin. O padişah bilmez, malı mülkü tanımaz, sözünü sakınmaz, dosdoğru söyler, ne derse öyle yapayım,” dedi.

Meczubu çağırıp durumu olduğu gibi anlattı padişah.

Meczup hiç düşünmeden şöyle dedi:

“Eğer bir daha Allah’a (c.c.) işin düşmeyecekse bu adamların dediğini yap, ganimeti dağıtma. Adağı düşünme.

Yok eğer bir zaman sonra yine Allah’a (c.c.) işin düşecekse utan ve adağını yerine getir.”

 

Ben Arayayım da

Bir gün Mecnun toprağın içinde hararetle bir şeyler arayıp duruyordu. Bunu görenlerden biri merak edip sordu:

“Böyle hasret ve heyecanla bu tozun toprağın içinde ne arıyorsun?” dedi.

Mecnun hiç düşünmeden:

“Leyla’yı arıyorum,” dedi.

Adam güldü:

“Bre şaşkın, Leyla’nın bu yerde, bu tozun toprağın içinde ne işi var? O burada mı aranır?” deyince Mecnun:

“Ben onu her yerde arayayım da belki bir yerde bir gün bulurum,” dedi.

 

Âşık Uyursa

Aşk ateşiyle yanan bir zavallı bir köşede uyuyup kalmıştı. Sevgisi oradan geçerken onu bu hâlde görünce, bir kâğıt parçasına şunları yazıp onun cebine koydu ve gitti:

“Ey uyuyup kalan zavallı; eğer ticaret adamıysan kalk para kazan, yok zahit isen uyumak yakışmaz, kalk ibadetle meşgul ol. Yok eğer âşıksan, hâlinden utan çünkü âşıklar uyuyamaz.”

 

Gamla Yoğrulmuş Toprak

Hz. Süleyman bir gün toz toprak içinde zorlukla yürümeye çalışan bir karıncaya sordu:

“Ey toza toprağa bulanmış zavallı karınca, söyle bakalım hangi toprak en çok gamla yoğrulmuştur?”

Karınca buna karşılık:

Feridüddin Attar Hikayeleri

Facebook Yorumlar