BEYDEBA HİKAYELERİ

BEYDEBA HİKAYELERİ
DİNİ HİKAYELER 5 Nisan 2016 248 defa okundu 0 yorum

BEYDEBA HİKAYELERİ

Maymunla Kaplumbağa

Maymunların padişahı ihtiyarlayınca genç maymunlardan biri onun üzerine atlayarak onu tahtından kovmuş ve yerine geçmiş. ihtiyar maymun gide gide bir deniz kenarına varmış ve oradaki bir incir ağacına yerleşip orada yaşamaya başlamış. Bir gün incir yerken elinden bir incir suya düşmüş, çıkan ses hoşuna gitmiş. Ondan sonra her incir yediğinde suya atmaya başlamış. Suda bulunan bir kaplumbağa da maymunun kendisini beslemek için o incirleri suya attığım sanıp onunla dost olmuş. Başlamış karısını ihmal ederek maymunun yanında kalmaya. Kaplumbağanın karısı bu durumdan rahatsız olarak komşusuna şikâyette bulunmuş.

Komşusu ona:

“Kocan gelince hastaymış gibi davran. Sana ne oldu deyince de hastayım ancak bir maymun yüreği yersem iyileşeceğimi söyledi hekimler, dersin,” dedi.

Kaplumbağanın karısı söyleneni yaptı.

Kaplumbağa:

“Bunu yapmak pek kolay olmayacak, fakat yine de sana bu ilacı bulmaya çalışacağım,” diyerek maymunun olduğu yere geldi. Bu arada kaplumbağa bir hayli gecikmişti. Maymun merakla sordu:

“Ne oldu, neden bu kadar geç geldin?”

Kaplumbağa:

“Sana karşı son derece mahcubum, sen bana durmadan ikramda bulunuyorsun, bense buna karşılık bir şey yapamıyorum. Bunun için utanıyorum. Benim evimin bulunduğu odada çok güzel ve lezzetli meyveler var, eğer gelmeyi kabul edersen seni sırtıma alıp oraya götürebilirim. Bunu kabul edip beni bu utançtan kurtarabilirsin,” demiş.

Maymun kabul edip kaplumbağanın sırtına binmiş, kaplumbağa hem yüzüyor, hem de arkadaşına karşı kötülük düşündüğü için üzülüyormuş. Bunu fark eden maymun:

“Neden bu kadar üzgünsün?” diye sorunca kaplumbağa: “Karım hasta, bu yüzden seni layıkıyla ağırlayamayacağıma üzülüyorum,” demiş.

Derken kaplumbağa biraz daha yüzmüş ve tekrar duraklamaya başlayınca maymun iyice şüphelenmiş ve kaplumbağanın niyetini öğrenmeye karar vermiş:

“Sevgili dostum,” demiş, “boşuna üzülme, üzülmekle bir şey elde edemezsin. Eğer karını iyileştirecek bir ilaç biliyorsan söyle. Elimden ne gelirse yaparım,” demiş.

Bunun üzerine derin bir ah çeken kaplumbağa karısını iyileştirecek şeyin maymun yüreği olduğunu söylemiş.

Bunu duyan maymun:

“Sevgili dostum, neden bunu daha önce söylemedin? Çünkü biz maymunlar bir yere giderken yüreğimizi evimizde çocuklarımızın yanında bırakırız. Eğer önceden söyleseydin onu yanıma alırdım. Senin gibi bir dosttan bu kadarcık şey esirgenir mi? Hemen dönüp alalım, karın bir önce sıhhatine kavuşsun,” demiş. Bunları duyan kaplumbağa sevinçle sahile doğru yüzmüş, sahile yaklaşınca maymun hemen kaplumbağanın sırtından sahile adamış ve soluğu ağacın tepesinde almış.

 

Kulaksız ve Yüreksiz Eşek

Ormanların kralı aslanın yanında bir çakal varmış ve onun artıklarıyla geçiniyormuş. Derken bir gün aslan uyuz hastalığına yakalanarak halsiz düşmüş. Çakal bu duruma üzülerek sormuş:

“Ey ormanların kralı sana ne oldu böyle?”

Aslan ona şöyle cevap vermiş:

“Biliyorsun uyuz illetine yakalandım, bunun ilacı da bir eşeğin yüreği ve kulaklarıdır.”

Çakal:

“Ben sana bir eşek bulup getireceğim, sen hiç merak etme,” diyerek gitmiş. Taşıdığı yükler çektiği eziyetler dolayısıyla zayıf ve hâlsiz bir eşeğe yaklaşıp selam vermiş:

“Seni çok zayıflamış ve halsiz görüyorum. Sana ne oldu böyle?” demiş.

Eşek ona şöyle cevap vermiş:

“Burada çile içindeyim, çok çalıştırıp az yem veriyorlar,” deyince:

Çakal aradığı fırsatı böylece yakalamış:

“öyleyse neden hâlâ burada duruyorsun,” demiş.

Eşek sızlanarak şöyle konuşmuş:

“Ah ah kardeş! Kaç kere denediysem olmadı, her seferinde beni bulup geri getirdiler,” demiş.

Çakal mutlu mutlu gülümsemiş:

“Sen hiç merak etme, ben seni öyle bir yere götüreceğim ki hiçbir insan seni orada bulamayacak. Orada sana yıllar boyu yetecek zengin otluklar, şırıl şırıl akan sular, yemyeşil ağaçlar var. Ayrıca orada eşi görülmemiş güzellikte bir de dişi eşek var. Bütün bunlar seni bekliyor,” demiş.

Eşek bunları duyunca heyecanlanmış:

“öyleyse hemen gidelim hiç durmayalım,” demiş.

Böylece çakal eşeği alarak aslanın bulunduğu ormana getirmiş, sonra gidip aslana haber vermiş.

Aslan binbir zorlukla eşeğin bulunduğu yere gelmiş, tam üstüne atılıp onu parçalayacakken eşek ürküp kaçmış. Aslan da hâlsiz olduğu için peşinden koşup yetişememiş.

Aslanın yanma gelen çakal vaziyeti görünce, şaşkınlığını gizleyememiş:

“Ne oldu sana, bir eşeğin hakkından gelemeyecek kadar düştün mü?” demekten kendini alamamış.

Aslan son derece üzgün:

“Şu eşeği bir daha kandırıp getirirsen bu sefer mutlaka haklarım,” demiş.

Bunun üzerine çakal tekrar gidip eşeği bulmuş:

“Ne oldu sana yahu hemen kaçıp geldin. Burada çektiklerini ne çabuk unuttun. Dişi eşek seni görünce heyecanlanıp üstüne atıldı. Eğer biraz bekleyip sabretseydin onun hemen yumuşadığını görecektin,” demiş ve daha birçok diller dökmüş eşeği kandırıp getirmiş. Aslanın yanma koşmuş:

“Eğer bu sefer de eşeği kaçırırsan bir daha da getirmem mümkün değil,” demiş.

Aslan bu defa kendini iyice hazırlayarak, eşeğin bulunduğu yere gidip onu parçalamış. Sonra çakala:

“Eşeği yıkanıp temizlendikten sonra yemek sıhhat açısından daha uygundur. Sen bunun yanında dur bekle, ben yıkanıp döktükten sonra onun kulaklarını ve yüreğini yerim, gerisini de sana bırakırım,” demiş.

Aslan gittikten sonra çakal eşeğin kulaklarını ve yüreğini yemiş. Böylece aslanın onu uğursuz sayarak yemekten vazgeçip kendisine bırakacağını ümit etmiş.

Aslan dönüp de eşeğin yüreğini ve kulaklarını göremeyince sormuş:

“Bu eşeğin kulakları ve yüreği nerede?”

Çakal buna karşılık şöyle cevap vermiş:

“Eğer bu eşeğin kulaktan ve yüreği olsaydı bir kere kurtulduktan sonra dönüp bir daha aynı tuzağa düşer miydi?

 

Aceleciliğin Sonu

Memleketin birinde bir zahit vardı; uzun yıllardan sonra hanımı hamile kalınca, adam buna çok sevindi. Aradan aylar, günler geçti, hanımı güzel bir çocuk dünyaya getirdi. İkisi de sevinip mutlu oldular.

Bir gün hanımı çocuğu zahidin yanında bırakarak hamama gitti. Hanımı gittikten sonra zahidi saraydan çağırdılar. Çocuğu bırakacak kimse yoktu. Zahidin besleyip terbiye ederek büyüttüğü bir gelinciği vardı hayvanı çocuğun yanına bırakarak kapıyı kapayıp gitti. Adam gittikten kısa bir zaman sonra siyah, iri bir yılan çıkarak çocuğun üstüne hücum etti. Gelincik yılanın üstüne atlayıp onunla mücadele etti ve neticede yılanı parçaladı. Bu arada yüzü gözü kan içinde kaldı.

Bu sırada zahit evine döndü; gelincik, kapının açıldığını görünce sevinçle kapıya koştu. Sanki yılanı öldürüp çocuğu koruduğunu anlatmak istiyordu.

Kapıyı açan zahit gelinciği böyle kan içinde görünce onun çocuğu parçaladığını sandı. Elindeki kaim sopayla gelinciğin başına vurup onu öldürdü. İçeriye girip bebeğin yaşadığını ve yanındaki siyah, büyük ölü yılanı görünce vaziyeti anladı. Yaptığına bin pişman oldu fakat ne yazık ki iş işten geçmişti.

 

Zahidin Hayali

Zengin bir tüccar her gün sevdiği bir zahide biraz yağla biraz bal gönderirmiş. Zahit de bunun bir kısmını yer, kalanını da bir kavanoza koyup duvara asarmış.

Bir gün zahit sopasını eline alıp sırtüstü yatmış. Karşısında duran kavanoza bakıp düşünmeye başlamış:

“Şu kavanozun içindekini bir altına satıp bununla on tane koyun alırım. Bunlar kısa zamanda doğurup çoğalacaklar, derken onların doğurduğu yavrular da büyüyüp doğurmaya başlayacak. Böylece birkaç sene geçmeden üç dört yüz koyunum olur. Onları satar inekler ve öküzlerle birlikte bir miktar da toprak satın alırım. Adamlar tutar toprağı ekip biçtiririm. Böylece birkaç yılda zengin olurum. Kendime güzel bir ev kurup köleler ve cariyeler satın alırım ve güzel bir kadın bulup onunla evlenirim. Güzel ve akıllı bir çocuğum olur. Ona hocalar tutup terbiye ettiririm. Eğer haylazlık ederse onu elimdeki bu sopayla döverim,” diye düşünüp sopasını sallayınca sopa kavanoza isabet edip kavanoz kırılmış ve içindekiler olduğu gibi yüzüne gözüne dökülmüş.

 

Yürüyüşünü Unutan Karga

Karganın biri serçenin seke seke yürüyüşünü çok beğenmiş uzun bir zaman onu taklit etmeye çalışmış, fakat her ne yapmışsa serçe gibi yürümeyi becerememiş.

Artık bunu beceremeyeceğini anlayınca bundan vazgeçmeye karar vererek eskisi gibi yürümeye çalışmış. Fakat yürüyüşünü unuttuğu için onu da becerememiş. Tuhaf bir yürüyüşe sahip olan karga böylece kuşların en kötü yürüyüşlüsü olmuş.

 

Bir Anlık Şansın Bedeli

Bir şehzade, bir tüccar çocuğu, bir asilzade, bir çiftçi çocuğu gurbete giderlerken bir yol çatında buluştular. Dördünün de giyeceklerinden başka sahip oldukları bir varlıkları yoktu. Hepsi aç ve perişan bir haldeydi. Her biri kendi iç dünyasına göre konuştu.

Şehzade:

“Dünyada meydana gelen her şey Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine bağlıdır. Onun için başa gelene razı olmak gerekir,” dedi.

Tüccar çocuğu olan genç:

“Akıl her şeyin üstündedir,” dedi

Asilzade olan genç:  “En üstün şey güzelliktir,” dedi.

Çiftçi çocuğu:

“Çalışmak her şeyin başıdır,” dedi.

Bunlar böyle konuşa konuşa bir şehrin yakınına gelip kondular. “Burada oturalım, her gün birimiz gidip çalışsın kazandıklarıyla bize bir şeyler alıp gelsin, bir müddet böyle idare edelim,” dediler.

İlk gün çiftçi çocuğu olan genç şehre indi. İş aradı ona:

“Burada odun iyi satılır. Ormana git odun getirip sat,” dediler.

Orman hemen şehrin yanı başındaydı, genç oraya gitti, çalıştı çabaladı odunları getirip sattı. Yiyecekler alıp arkadaşlarının yanına dönerken şehrin kapısına, “Bir günlük yorucu bir çalışmanın bedeli bir dirhemdir,” diye yazdı.

İkinci gün güzelliğin üstün olduğunu savunan asilzade genç yollandı, giderken: “Elimden hiçbir iş gelmez, ben ne yapıp para kazanacağım,” diye düşündü. Bir yolun kenarındaki bir ağacın kenarında uyudu. O burada uyurken şehrin ileri gelenlerinden biri oradan geçerken onu gördü, alıp evine götürdü, yedirdi içirdi. Giderken de cebine beş yüz dirhem harçlık koydu.

Genç şehrin kapısından çıkarken arkadaşının yazdıklarını gördü. O da şöyle yazdı:

“Bir günlük güzelliğin bedeli beş yüz dirhemdir.”

Üçüncü gün tüccar çocuğu şehre gitmeye karar verdi.

Şehre inince bir geminin kıyıya yanaşmakta olduğunu gördü. Tüccarlar sahilde durup kendi aralarında konuşuyorlardı.

Geminin getireceği malları o gün almayarak ertesi gün daha ucuza almayı düşünüyorlardı. Tüccar çocuğu bunları duyunca gemiye gitti. Malları vadeli senet karşılığında satın aldı. Sonra bu malları başka bir şehre götürüp satacağına dair haberler yaydı.

Malların ellerinden gideceğini sanan o şehrin tüccarları bin dirhem kâr vererek malları aldılar. Genç de kazandığı paralarla yiyecekler alarak sevine sevine arkadaşlarının yanına döndü, çıkarken şehrin kapışma, “Bir günlük zekâtın bedeli bin dirhemdir” yazdı.

Dördüncü gün şehzade şehre yollandı. Bulduğu uygun bir yerde oturup beklemeye başladı. Meğer o gün şehrin kralı ölmüştü, bu yüzden herkes yas içindeydi. Sadece genç bundan habersiz olduğu için üzüntüden onda eser görünmüyordu. Şehzadenin bu durumu hoşuna gitmediği için kapıcı önce şehzadeyi azarlamış sonra onu bulunduğu yerden kovmuştu. Kapıcı uzaklaşınca şehzade tekrar geçip yerine oturdu. Padişahın cenazesinden dönen kapıcı şehzadeyi aynı yerde görünce onu alıp zindana attı.

Memleketin ileri gelenleri kimin padişah olması gerektiği konusunda konuşuyorlardı. Zira ölen padişahın ne oğlu, ne de kızı vardı.

Bunlar konuşurlarken kapıcı şehzadenin durumundan bahsetti. Şehrin ileri gelenleri onu merak ettiler ve görmek istediler.

Kapıcı gidip şehzadeyi getirdi. Soruşturunca kim olduğunu ve nereden geldiğini anladılar. Bunların arasında gencin babasını tanıyanlar vardı. Onun iyiliğinden ve asaletinden söz ettiler. Neticede onu padişah yapmaya karar verip beyaz bir file bindirip şehirde dolaştırmaya başladılar. Şehrin kapısına varıp arkadaşlarının yazdıklarını gören şehzade de kapıya şunları yazdı:

“Çalışmak, güzel olmak, aklını kullanmak, hâsılı insanın dünyada karşılaştığı her şey Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine bağlıdır.”

Sarayına döndükten sonra arkadaşlarını çağırdı. Aklını kullananı vezir yaptı, gücünü kullananı -çiftçi çocuğunu- ziraat işlerine memur etti, güzelliği savunan arkadaşına da paralar verip onu tebaasındaki kadınlan baştan çıkarmasın diye şehirden çıkardı.

Facebook Yorumlar