Beydeba Hikayeleri Hakkında Bilgi

Beydeba Hikayeleri Hakkında Bilgi
DİNİ HİKAYELER 5 Nisan 2016 221 defa okundu 0 yorum

Beydeba Hikayeleri Hakkında Bilgi

Kapı mı Mühim, Kuyu mu?

Derler ki; adamın biri zenginlerden birinin evinde çalışan bir hizmetçi ile anlaşmış. Ev sahibinin evde olmadığı bir günde hizmetçi ona haber verecek, evdeki değerli eşyaları çalıp satacaklar, parayı bölüşeceklermiş.

Bir gün ev halkı evden ayrılınca evde yalnız başına kalan hizmetçi ortağına haber göndermiş. O da gelmiş başlamışlar evin içinde ne varsa toplamaya, derken kapı çalınmaya başlamış. Hizmetçi yakalanmamak için ortağına evin arka kapısını tarif etmiş. Bu kapı açık bir kuyunun yanındaymış.

Hizmetçi telaş ve heyecan içinde:

“Aman!” demiş. “Kuyunun yanındaki kapıdan hemen çık git yakalanmayalım.”

Adam heyecan içinde koşmuş kapıyı bulmuş. Fakat kuyuyu bulamadığı için geri gelmiş.

“Kapıyı buldum, fakat kuyu yok,” demiş.

Hizmetçi sinirlenerek bağırmış:

“Ahmak herif, kuyuyu ne yapacaksın, ben sana kapıyı kolayca bulabilmen için kuyudan bahsettim. Madem kapıyı buldun hemen çık git yoksa yakalanacağız, kuyuyu yok say,” demiş.

Ortağı sormuş:

“Madem kuyu yok ondan neden bahsettin?”

Hizmetçi daha da sinirlenmiş:

“Bre ahmak herif, bırak ahmakça soru sormayı kendini kurtarmaya bak.”

Hiniz gitmeyerek:

“Nasıl gideyim, aklımı karıştırdın. Bana doğru dürüst anlat şunu,” demiş.

Bunlar böyle tartışırken ev sahibi içeriye girmiş, her ikisini suçüstü yakalamış, iyice ıslattıktan sonra bekçiye teslim etmiş.

 

Hırsızın Aptallığı

Bir gece hırsızlar soymak için zengin bir adamın evinin damına çıkmışlardı.

Ayak seslerini duyan ev sahibi uyanarak durumu fark edince, karısını uyandırmış ve yavaş bir sesle ona:

“Evimizin damında hırsızlar var, sen şimdi hırsızların duyabileceği yüksek bir sesle beni uyandırıyormuş gibi yap, sonra da bana ‘Sen bu kadar büyük bir serveti nasıl elde ettin?’ diye sor. Ben sana bundan vazgeç dedikçe sen peşini bırakmadan ısrar et,” dedi.

Bunun üzerine kadın kocasının dediği gibi önce onu hırsızların duyabileceği yüksek bir sesle uyandırmış, sonra başlamış sormaya. Adam cevap vermek istemedikçe kadın üstüne üstüne gidip ısrar etmiş.

Adam bunun üzerine:

“Ne ısrar edip duruyorsun, be kadın, ye iç keyfine bak, sana ne lazım serveti nereden edindiğim. Israr edip hoşuna gitmeyecek şeyler duymakla eline ne geçecek?” demiş.

Bu sırada damdaki hırsızlar işin sonunu merak ettikleri için kulak kesilip dinliyorlarmış.

Kadın ısrarına devam etmiş:

“Eğer gecenin bu vaktinde bunu bana anlatmazsan uykum gelmez. Onun için mutlaka bu sırrı öğrenmem lazım,” demiş.

“Madem bunu bu kadar ısrarla istiyorsun, duyacaklarına da katlanacaksın demiş adam ve anlatmaya başlamış:

“Ben gördüğüm bütün bu malları ve serveti hırsızlıkla elde ettim,” demiş.

Karısı şaşırmış görünerek sormuş:

“Bu nasıl olur? Bunu nasıl becerdin?”

Kadının kocası izah etmiş:

“Ben hırsızlık yapmak için sihirli bir söz öğrenmiştim, bu sayede işimi rahatlıkla hâllediyor ve hiçbir zaman yakalanmıyordum.” Kadın iyice meraklanmış görünerek:

“Aman bunu nasıl yapıyordun anlat” demiş.

Adam anlatmış:

“Ay ışığının olduğu gecelerde arkadaşlarımla, herkes uyuduktan sonra gidip zenginlerden birinin damına çıkıp ay ışığının içeriye girdiği bir yer bulunca hemen öğrendiğim tılsımlı sözü: “Sevlam, sevlam, sevlam” diyerek ve yedi kere tekrarladıktan sonra ay ışığına tutunarak içeriye rahatça süzülüyordum, böylece hiç kimse içeriye girdiğimi fark etmezdi. Evdeki kıymetli şeyleri topladıktan sonra tekrar ay ışığının eve girdiği yere gelir sihirli sözleri “Sevlam, sevlam, sevlam” diye yedi kere tekrarlar ay ışığına tutunarak sessizce, hiç kimseye görünmeden dışarı çıkardım. Şimdi artık beni rahat bırak da uyu.”

Bunu duyan hırsızlar çok mutlu olup bir “oh!” çekmişler. Kadınla kocasının uyuduğuna kanaat getirinceye kadar bekleyen hırsızbaşı aynı eve girdiği bacanın kenarına gelmiş ve adamdan öğrendiği sihirli sözleri tekrarlayarak kendinden emin bir şekilde ay ışığına tutunup kendini aşağıya bırakmış. Ay ışığına tutunup yavaşça içeriye süzülmeyi beklerken, paldır küldür düşmüş bacadan, ev sahibi elinde kaim bir sopa baş ucunda belirmiş:

“Sen kimsin ve evimde ne arıyorsun?” diye sormuş.

Hırsız çaresizlik içinde şöyle demiş:

“Ben olmayacak şeye inanıp aldanan aptal bir kimseyim. Bu yüzden elde ettiğim şey de kaim bir sopa ve kızgın bir ev sahibidir,” demiş.

 

Ustanın ücreti

Tacirin birinde paha biçilmez bir mücevher varmış. Bunun delinmesi gerekiyormuş. Tacir gündeliği yüz altın olan bu işin ustası bir adamı alarak evine getirmiş. Tacirin evinde bir tef varmış. Tacir adama sormuş:

“Tef çalmasını bilir misin?”

Usta:

“Evet” demiş, “Ben tef çalmakta son derece ustayım.” “öyleyse şu tefi al çal,” demiş.

Usta tefi alarak çalmaya, bu konudaki hünerlerini göstermeye başlamış. Bu tacirin o kadar hoşuna gitmiş ki akşama kadar kuyumcu tefi çalmış, tacir el çırpmış. Akşam olunca kuyumcu ücretini istemiş.

Tacir:

“Ayol sen ne yaptın ki ne ücret istiyorsun?” deyince kuyumcu şöyle cevap vermiş:

“Ben senin istediğini yaptım, zamanımı sana sattım, onun için ücretimi isterim,” diye direnerek sonunda ücretini alıp gitmiş.

 

Zavallı İnsan

Kudurmuş bir filden kaçan bir adam, kaçarken bir kuyuya düşmüş. Düşerken bir dala tutunmuş. Bir de bakmış ki aşağıya doğru sarkan ayaklarına bir şeyler dokunmak üzere; dikkat edince dört yılanın deliklerinden başlarını uzattıklarını görmüş.

Biraz daha dikkat edince kuyunun dibinde bir ejderhanın ağzını açmış, düşmesini beklediğini görmüş.

Gözlerini yukarıya kaldırıp bakınca tutunduğu dalı biri beyaz diğeri siyah iki farenin ha bire kemirdiklerini görmüş.

Bütün bunlardan soma yakınında bal dolu bir petek görmüş. Sızan balı diliyle yalayarak tatmış ve balın tatlılığıyla bir anda her şeyi unutmuş. Bir kurtuluş çaresi düşünmekten geri kalmış.

Ayaklarının ucunda bulunan ve her an kendisini sokmak için fırsat kollayan dört yılanı, tutunduğu dalı kemiren fareleri, kendini kovalayan fili, aşağıda ağzını açmış bekleyen ejderhayı hep unutmuş, o balın tadıyla kendinden geçmiş. Bunun için de sonunda ejderhanın ağzına düşerek helak olmuş.

Bu kuyu; türlü felaketlerle hastalık ve dertlerle dolu dünya, dört yılan; insan bedenindeki safra, sevda, kan ve balgam, siyah fare; gece, beyaz fare ise gündüzdün Kuyunun dibindeki ejderha her insanın mukadder olan akıbetidir.

 

Tilki ile Davul

Tilkinin biri bir ormana dalar. Meğer bu ormanın içinde bir ağacın üstünde asılı duran iri bir davul varmış. Rüzgâr estikçe ağacın dalları davula çarpıyor, böylece ortalığı müthiş bir ses kaplıyormuş.

Bu sesi duyan tilki hiç zaman kaybetmeden sese doğru gider. Bir hayli yol aldıktan sonra sesin geldiği yere varır ve karşısında kocaman bir şey görünce âdeta şaşırır. Ve bu koca şeyi, et ve yağla dolu olan bir şey sanır.

Davulu alıp bir hayli uğraştıktan sonra onu yarmaya muvaffak olur. Davulun içinin boş olduğunu görünce de: “Çok ses çıkaranlar ve iri gövdeli olanlar içi boş olan şeylerdir,” der kendi kendine.

 

Çarenin En İyisi

Bir dağın tepesinde bulunan bir ağaçta bir karganın yuvası varmış. Karganın yuva yaptığı ağacın hemen yanında da bir yılan yaşıyormuş. Karga yumurtladıkça yılan ağaca çıkıp yumurtaları yiyormuş. Bu yüzden karga çok üzülüp sıkılıyormuş.

Bir gün karga bu derdini bir çakala anlatmış.

“Çakal kardeş” diye başlayıp olanları anlatmış sonunda da:

“Yılanın uyumasını bekleyip o uyuduktan sonra gözlerini gagalayıp kör ederek ondan kurtulmayı düşünüyorum, buna ne dersin?” diye sormuş.

Çakal bunu duyunca:

“Senin bulduğun bu çare pek iyi bir çareye benzemiyor, öyle bir çare olmalı ki kendini tehlikeye atmadan yılanın işini bitirmelisin,” demiş.

Karga:

“Bunu nasıl yapabilirim?” diye sorunca çakal:

“Ben sana öyle bir çare öğreteyim ki kendini hiç tehlikeye sokmadan yılanın hakkından gelebilesin.”

Karga heyecanla şöyle demiş:

“Aman ne olur hemen anlat bunu nasıl yapabilirim?”

Çakal bulduğu çareyi anlatmış:

“Uçarak şehre inersin, kadınların süslendiği mücevherlerden birini kapıp gözden kaybolmadan yavaş yavaş uçarsın, insanlar seni böylece rahatlıkla takip ederler. O mücevheri getirip yılanın yuvasına bırakırsın. İnsanlar mücevheri almak için yılanı öldürürler sen de böylece ondan kurtulursun,” demiş.

Bunu öğrenen karga vakit kaybetmeden şehre doğru uçtu. Zengin bir adamın kızının damda yıkanmak için elbiselerini soyunup mücevherlerini çıkardığını gördü ve hemen oraya inerek değerli bir gerdanlığı alarak uçmaya başladı. Yılanın yuvasına gelerek gerdanlığı oraya bıraktı.

Onu takip eden insanlar bunu görünce yılanı hemen öldürdüler ve gerdanlığı alıp gittiler, karga da böylece bu dertten kurtulmuş oldu.

 

Balıkçının Hilesi

Balıkçının biri balıkların bol olduğu bir yerde yerleşip uzun zaman balık avlayarak geçinip gitmiş. Derken aylar, yıllar geçmiş balıkçı ihtiyarlamış ve artık avlanamaz hâle gelmiş.

Avlanıp balık tutamadığı için açlıktan bitkin bir hâlde kara kara düşünürken yanından geçen bir yengeç merak edip sormuş: “Neden bu kadar üzgün ve sıkıntılısın?”

İhtiyar, tecrübeli ve kurnaz balıkçı ona şu cevabı vermiş: “Nasıl üzülmeyeyim, şuracıkta balık avlayarak geçinip gidiyordum. Bugün buradan iki balıkçı geçti, aralarında şöyle konuştuklarını duydum.

Biri diğerine:

‘Burada bol balık var, önce buradaki balıkları avlayalım’ dedi. Arkadaşı ise şöyle dedi:

‘Ben başka bir yer biliyorum. Orada daha bol balık var, oradan başlayarak bütün balıkları avlayıp bitirelim, sonra buradaki balıkları da avlayıp bitiririz/

Eğer buradaki balıkları bitirirlerse acımdan ölürüm.”

Yengeç koşarak duyduklarını balıklara anlatmış. Balıklar panik içinde balıkçıya gelmişler:

“Sen yaşlı ve tecrübeli birisin, ne yapalım, bize nasıl bir çare tavsiye edersin?” demişler.

Balıkçı biraz düşünüyor gibi yapmış. Sonra şöyle demiş:

“Ben yaşlı bir adamım, balıkçılara mani olamam, fakat az ilerde suyu bol, sazlıkları sık bir nehir var eğer oraya geçebilirseniz kurtulursunuz.”

İhtiyar balıkçının düşüncesini son derece beğenen balıklar, kendilerine yardım etmesi için balıkçıya yalvarırlar:

“Bu iyiliği ancak sen bize yaparsın, yoksa bizim kendi başımıza bu işi becermemiz mümkün değil,” derler.

Balıkçı, “Elimden gelen şeyi sizden esirgemem, ancak ben yaşlı bir adamım, fazla götürmem mümkün değil ancak günde bir iki tanenizi götürebilirim,” demiş.

Böylece yaşlı balıkçı hiç zahmet çekmeden günde iki tane balığı alıp nehre götürüyorum diyerek bir dağın tepesine götürüp orada yemiş.

Aradan günler, aylar geçmiş bu hep böyle devam etmiş.

Günlerden bir gün yengeç de gelerek:

“Benim de içime korku düştü, bugün beni de o nehre götür,” diye balıkçıya yalvarmış.

Balıkçı yengeci alarak her zaman balıkları pişirip yediği dağın tepesine doğru yollanmış.

Tepeye geldiklerinde balıkların kılçıklarının üst üste yığıldığını gören yengeç, balıkların nereye gittiklerini anlamakta gecikmemiş. Aynı akıbet kendisini de bekliyormuş. Bunu anlayan yengeç ne olursa olsun mücadele etmeye karar vermiş. Ayaklarıyla balıkçının boynunu sıkarak onu boğmuş.

Facebook Yorumlar