ŞEYH SADİ ŞİRAZİ KISSALARI

ŞEYH SADİ ŞİRAZİ KISSALARI
DİNİ HİKAYELER 27 Mart 2016 288 defa okundu 0 yorum

ŞEYH SADİ ŞİRAZİ KISSALARI

Fakire Lazım Olan Şey

Memleketin birinde arif, abit, zahit bir şeyh vardı. Birkaç seyyahla birlikte o büyük zatın ziyaretine gittik.

Şeyh efendi bizi görünce sonsuz bir sevinçle başımızı, gözümüzü, ellerimizi öptü, bizi güler yüzle karşılayıp karşısına oturttu.

Şeyh efendi çok zengin bir adamdı. Çiftlikleri, uşakları, malı mülkü, altınları vardı. Fakat ne yazık ki tıpkı meyvesiz bir ağaçtan farksızdı. Gelenleri sonsuz bir sevinçle kabul ediyor, bağrına basıyor, haddinden ziyade hürmet ediyordu. Bunun yanında misafirlerine ikramda bulunmak, “Aç mısın tok musun?” diye sormak, önüne bir kap yemek koymak aklından geçmiyordu. Son derece cimri bir adamdı.

Şeyh efendi sabaha kadar ibadet etti uyumadı.

Biz de acımızdan uyuyamadık. Seher vakti olunca şeyh efendi yanımıza geldi. İltifatlarda bulunarak bizi öpmeye başladı.

içimizde güzel konuşan nüktedan biri vardı:

“Bizi öperek seveceğine, bize ekmek ver, zira aç fakiri öpücükler değil, ekmek, yemek mutlu eder. Tevazu ile lütfedip pabucumu doğrultacağına, bana biraz ekmek ver de pabucumu kafamda parala,” dedi.

 

Padişahlar Niçin Vardır?

Yalnız başına yaşayan bir derviş, sahranın bir köşesinde oturmuştu. Bir gün devrin padişahının yolu oraya düştü. Derviş bırakın ayağa kalkıp hürmet etmeyi, padişahtan yana göz ucuyla bile bakmadı.

Padişahın canı sıkıldı, vezir gelerek dervişe:

“Buraya cihan padişahı geldi, neden ona hürmet ve iltifat etmedin,” dedi.

Derviş hiç istifini bozmadan:

“Git padişaha söyle; hizmeti, hürmeti kendisinden para pul umanlardan beklesin.

Ayrıca padişahlar halkı korumak ve gözetmek için o mevki ve makama gelirler. Yoksa ahali padişahlara tapınsın diye yaratılmamıştır,” dedi.

 

Zünnûn-ı Mısrî’nin Cevabı

Vezirin biri Zünnûn-ı Mısrî’ya gelerek yakındı, yardım ve dua istedi:

“Ey ulu sultan, bana lütfedip himmet buyurunuz. Ben gece gündüz padişahın işleriyle meşgulüm, gözümü bir an bile başka yere çevirmiyorum. Fakat padişahın darılarak beni cezalandırmasından korkuyorum,” dedi.

Bunun üzerine Zünnûn ağlayarak şöyle dedi:

“Eğer ben senin padişahtan korktuğun gibi Allah’tan (c.c.) korksaydım, sadıklar zümresinden olurdum.”

 

Aslan Gibi Olmak Varken

Gezgin dervişin biri bir gün dört ayağı da olmayan bir tilkiye rastladı. Hayretler içinde kaldı. Böylesine elsiz ayaksız bir hayvanı yaşatan Allah’ın (c.c.) lütfuna ve keremine hayran oldu. “Böyle bir hayvan ne yer, ne içer, nasıl yaşar,” diye kendi kendine düşünceye dalmışken, bir çakal avlamış bir aslan göründü, gelerek tilkinin bulunduğu yerde çakalı yedi, kamını doyurunca uzaklaşıp gitti. Kalan artıklan o zavallı tilki yedi.

Bunu gören derviş: “Böyle bir hayvanın nzkun ayağına gönderen kuvvet ve kudret sahibi Allah (c.c.) elbette benim de rızkımı gönderir,” diyerek bir mescide çekilip oturdu.

Oturduğu yerde günlerce bekleyen dervişin semtine kimseler uğramadı, ne gelen oldu, ne de giden.

Günler geçtikçe derviş zayıfladı, süzüldü, iğne ipliğe döndü. Fakat yerinden kıpırdamadan rızkının ayağma gelmesini sabırla bekledi.

Tam bitkin bir hâle geldiği bir sırada mescidin mihrabından bir ses geldi:

“Ey tembel tembel oturan miskin adam, ne elsiz ayaksız tilkiye özenerek oturuyorsun. Elsiz ayaksız tilkiye özenerek onun gibi olacağına, yırtıcı aslan gibi ol. Kalk nzkun ara, geride aslan gibi artıklar bırak! Başkalarının artıklanyla geçinen olma, baş- kalan senin artıklarınla geçinsin.

Yiğit gibi çalış, didin, yorul, başkalarından bekleme. Kükreyen aslan ol, artıklarla geçinen tilki olma,” dedi.

 

Kölenin Feraseti

Sultanlardan birinin bir kölesi bir gün firar etti. Padişahın ]adamları o kaçan köleyi tutup getirdiler.

Vezirlerden birinin o köleye garazı vardı:

“Efendim diğer kölelerin böyle bir şeye kalkışmamalan için bu köleyi idam ettirmelisiniz,” dedi.

Bunu duyan köle şöyle dedi:

“Padişahım siz benim efendimsiniz. Yıllardır sizin ekmeğinizi yiyorum. Benim için ne ferman buyurursanız razıyım. Yalnız benim kanımı dökerek günaha girip yarın mahşerde bundan dolayı hesap vermenizi istemem. Onun için benim ölümüm şeriata uygun olmalıdır.”

Padişah:

“Bu nasıl olacak?” diye sordu.

Köle:

“Efendim, müsaade ediniz ben falan vezirinizi öldüreyim, ondan sonra siz de kısasa kısas icabı beni cellada verirsiniz, böylece size bir mesuliyet gelmez,” dedi.

Padişah gülerek vezire baktı:

“Bu işe ne dersin?” diye sordu.

Vezir telaşla eğildi:

“Aman efendim, bu köleyi bağışlayınız,” dedi.

 

Hz. İbrahim’in İkramı

Hz. İbrahim’in misafirhanesine bir hafta misafir gelmemiş. Bunun üzerine Hz. İbrahim belki bir misafir bulurum diye evinden çıkıp dolaşmış. Nihayetinde saçı sakalı bembeyaz bir ihtiyara rastlamış:

“Lütfedip buyurun misafirim olun, yemeği birlikte yiyelim,” demiş.

İhtiyar, Hz. İbrahim’in adaletini bildiğinden itiraz etmeden kabul etmiş. Birlikte yürüyerek, Hz. İbrahim’in misafirhanesine gelmişler.

Hz. İbrahim emretmiş derhal sofra kurulmuş, çeşit çeşit yemekler gelmiş, yemeğe başlamışlar.

Herkes besmele çektiği halde yaşlı adam besmele çekmemiş. Bunu gören İbrahim Aleyhisselam:

“Yemeğe başlarken Allah’ın (c.c.) adım söylemek icap etmez mi” diye sormuş.

Bunun üzerine ihtiyar:

“Puta tapan birinden böyle bir şey duymadım,” diye cevap vermiş.

İhtiyarın puta tapan bir Mecûsî olduğunu anlayan Hz. İbrahim, ihtiyarı kovmuş. Kovduktan sonra Cebrail Aleyhisselam gelerek şu vahyi getirmiş:

“Ya İbrahim, ben o ihtiyarı yüz yıldır rızıklandırıyor, yaşatıyorum. Sen ondan bir öğün yemeği esirgedin. O ateşe tapıyorsa sana ne, neden kerem elini ondan çektin?”

 

Dervişin Sabrı

insanları incitmekten zevk alan zalimlerden biri bir gün haksız yere dervişin birinin başına bir taş vurmuş. Dervişin o zalimle mücadele edecek, ondan intikam alacak gücü, kudreti yokmuş. O taşı alıp saklamış.

Gün gelmiş devrin hükümdarı bir şeyden dolayı kızarak o zalim kişiyi kör bir kuyuya attırmış. Bunu haber alan derviş o sakladığı taşı getirerek onun başına atmış.

 

Merhametin Mükâfatı

Padişahın biri amansız bir derde duçar oldu. Hekimler seferber oldular, çalışıp çabaladılar. Sonunda: “Bu derdin ilacı şöyle şöyle özelliklere sahip bir insanın ödüdür,” dediler.

Günlerce arayıp taradılar, nihayet o söylenen bütün özellikleri taşıyan bir köylü çocuğu buldular. Padişah sayısız mal ve altın yığarak o çocuğun anasını babasını razı etti. Çocuğun öldürülmesinin caiz olduğuna kadı fetva verdi.

Çocuğu cellada teslim ettiler. Cellat çocuğun boynunu vuracağı sırada, çocuk gökyüzüne bakıp gülümsedi. Bu da padişahın dikkatini çekti.

“îdam edilmek üzeresin, neden gökyüzüne bakıp gülümsedin?” diye sordu.

Çocuk şöyle dedi:

“Padişahım; çocukların nazı anasına babasma geçer, adaleti padişahtan isterler, davayı kadıya götürürler. Bildiğiniz gibi benim anam babam dünya malım bana tercih etti. Kadı ölümüme fetva verdi. Padişah ise kendi hayatının devamını benim ölümümde görüyor. Onun için gökyüzüne bakıp Allah’ın (c.c.)  merhametine sığınarak güldüm.”

Bunu duyan padişahın gözleri doldu.

“Benim ölmem böylesine masum birinin kanını dökmekten daha iyidir,” diyerek çocuğu serbest bıraktı ve ona büyük ihsanda bulundu. Bunun üzerinden bir hafta geçmeden padişah iyileşti, o dertten kurtuldu.

 

 

Tahtından Vazgeçmek İsteyen Padişah

Adil, zamanında insanların huzur içinde yaşadığı bir padişah gönül erlerinden bir zata yakınarak şöyle dedi:

Fitne: Karışıklık, kargaşa, isyan demektir. Edebiyatta güzeller güzeli sevgili yerine kullanılır. Çünkü sevgili güzelliğiyle ortalığı karıştırma gücüne sahiptir.

“ömrümü âdeta boşa harcadım. Bu tac, bu taht günden güne avuçlarımın içinden kayıp gidiyor. Bu saltanat bir gün biter. Gerçek saltanatı kazananlar Allah (c.c.) yolundaki dervişlerdir. Bu tacı tahtı bırakıp bir tarikata girerek, bir köşeye çekilip ibadetle günlerimi geçirmek istiyorum. Böylece hiç değilse kalan üç günlük ömrümü boşa geçirmemiş olurum.”

Bunlan duyan Allah dostu zat ona şöyle cevap verdi:

“Neler söylüyorsun böyle. Bu fikirden hemen vazgeç. İbadet halka hizmetten başka bir şey değildir. İbadeti tespihten, seccadeden, hırkadan, sarıktan ibaret sanmak cahillerin işidir. Tahtına otur, saltanatına devam et, fakat; ahlak ve tevazuda fakirler gibi ol. Sevgi ve adaletle hükmet. Sahte şeyhler gibi benliğe kapılıp atıp tutma. Allah yolunda olmak lafla atıp tutmakla olmaz. Önemli olan insanın ne dediği değil, ne yaptığıdır.”

 

Tilkinin Cevabı

Tilkinin biri bir gün can havliyle kaçıyormuş. Meraklılardan biri sormuş:

“Yahu tilki kardeş, ne oldu, neden böyle kaçıyorsun?”

Tilki bir yandan kaçarken bir yandan da şöyle demiş: “Develeri bedava iş gördürmek için -angaryaya- tutuyorlar diye duydum da onun için kaçıyorum.”

Soran gülmüş:

“Bre ahmak, senin deveyle ne ilgin alakan var? Neren deveye benziyor ki böyle nefes nefese kaçıyorsun?” demiş.

“Eğer beni çekemeyen düşmanlarım benim için bu devedir derse; ben derdimi anlatıncaya kadar ay bacayı geçer” diyerek koşmaya devam etmiş tilki.

 

Zulmün Aslı

Nuşirevan bir gün ava çıkmış, avlandıktan sonra av hayvanlarından birini orada kebap yapmak istemişler, tuz yokmuş.

Adamlardan birini tuz almak için yakında bulunan bir köye göndermeye karar vermişler. Gidecek adama Nuşirevan:

“Tuzu parasıyla satın al ki köyden tuz almak âdet hâline gelerek köylü perişan olmasın,” demiş.

Yanındakiler:

“Efendim bir parça tuzdan ne çıkar?” diyerek almışlar. Nuşirevan:

“Zulüm yeryüzünde esası itibariyle azmış, her gelen biraz eklediği için bugüne kadar böylesine çoğalmıştır,” demiş.

Facebook Yorumlar