MEVLANA’DAN KISSALAR-Mevlana Hikayeleri

MEVLANA’DAN KISSALAR-Mevlana Hikayeleri
DİNİ HİKAYELER 25 Mart 2016 297 defa okundu 0 yorum

MEVLANA’DAN KISSALAR-Mevlana Hikayeleri

Allah’ın Kulu ve Allah’ın (c.c.) Sopası

Hırsızın biri bir bahçede ağacın tepesine çıkmış bütün gücüyle ağacı silkeleyip duruyordu. Bunu gören bahçe sahibi gelerek:

“Be adam, benim ağacıma çıkmış öyle ne yapıyorsun, Allah’tan (c.c.) korkmuyor musun?” dedi

Ağaçtaki hırsız cevap verdi:

“Allah’ın bahçesinde Allah’ın (c.c.) kulu, Allah’m (c.c.) kendisine ihsan ettiği meyvelerden yiyor, neden bana bağırıyorsun, yoksa Allah’ın (c.c.) bana yaptığı ihsanı mı kıskanıyorsun?” dedi

Bunu duyan bahçe sahibi hizmetçisine seslendi:

“Aybek,” dedi. “Getir o ipi de şu adamcağıza cevap vereyim.”

Hizmetçi ipi getirince bahçe sahibi hırsızı ağaca sıkıca bağladı, ondan sonra da bir sopa alarak vurmaya başladı.

Hırsız acıyla feryat ederek:

“Ne yapıyorsun be adam, Allah’tan kork, beni öldüreceksin,” dedi.

Bahçe sahibi sükûnetle şöyle dedi:

“Allah’ın kulu Allah’ın başka bir kulunu Allah’ın sopasıyla dövüyor neden bağırıp duruyorsun.”

 

Aş Eri ve Savaş Eri

Bir sofi savaşçılarla birlikte harbe gitti. Çadırlar kuruldu savaş nizamı alındı, erler savaş meydanına gittiler. Savaş başlayınca, sofi ağırlıklarla, savaş malzemeleriyle birlikte çadırlarda kalan, savaşa katılmayan zayıflarla beraber kaldı.

Erler savaş meydanına daldılar. At sürdüler, kılıç çaldılar, üstün gelerek birçok ganimetler ve esirler alarak geri döndüler.

Ganimetlerden bir kısmını sofiye hediye ettiler. Sofi verilen armağanların hepsini fırlatıp attı, hiçbirini almadı. Cengâverler hayret ederek sordular:

“Biz ne yaptık ey sofi neden böyle kızdın?” dediklerinde sofi:

“Savaşa giremedim, savaştan, o er meydanından ayrı kaldım,” dedi.

Anlaşılan sofi er meydanına girmediği, kılıç sallayıp hançer çalmadığı için alınmıştı.

Cengâverler sofinin gönlünü almak için:

“Birçok esir getirdik, onlardan birini al öldür, başını gövdesinden ayır da gazi ol,” dediler.

Sofi bunu duyunca sevindi. Bağlı bulunan esirlerden birini alarak savaşmak üzere çadırların arkasına götürdü. Gaziler sabırsızlıkla bekliyorlardı, sofi gecikince “Acaba neden gecikti?” diye merak ettiler. Nihayeti itibariyle eli kolu bağlı bir esiri öldürecekti.

Gazilerden biri “Acaba ne oldu?” diye sofinin peşinden gitti. Bir de ne görsün esir sofiyi altına almamış mı?

Esir sofiyi altına almış, elleri bağlı olduğu halde dişleriyle sofinin boynunu ısırıyordu, sofinin aklı başından gitmişti, yarı ölü hâldeydi. Gaziler esiri çekip aldılar. Sular serpip sofiyi ayılttılar.

“Ne oldu sofi bu ne hâl? Elleri bağlı bir esir seni nasıl bu hâle soktu?” dediler.

Sofi:

‘Tam başını keseceğim sırada o mel’un bana öyle bir baktı ki, aklım başımdan gitti. Nasıl korktum anlatamam, sanki karşımda bir ordu vardı, bu bakıştan korkup kendimden geçtim, gerisini hatırlamıyorum,” dedi.

Bunun üzerine gaziler:

“Sende bu yürek varken sakın savaşa girmeye kalkışma. Erkek aslanlar cenge başladı mı kılıçlarıyla, başları top gibi yere yuvarlarlar. Nice başsız bedenler yerde çırpınır, nice bedensiz başlar kan denizinde yüzer, cenk meydanı her kişinin gireceği yer değildir.

Bu iş bulgur pilavını kaşıklamaya benzemez. Harp bu, bulgur pilavı değil ki kolları sıvayıp girişesin,” dediler.

 

Eyaz’ın Marifeti

Bir gün beyleri Sultan Mahmud’a:

“Eyaz denilen bu kölenin ne marifeti var ki sen ona otuz kişinin maaşı kadar maaş ödüyorsun?” dediler.

Sultan Mahmud bu soruya o anda karşılık vermedi. Birkaç gün sonra beylerini alarak ava çıktı. Giderlerken bir kervanın gitmekte olduğunu gördüler.

Sultan Mahmud beylerden birine:

“Git sor, bakalım bu kervan nereden geliyor?” dedi.

Bey atını sürerek gitti, birkaç dakika içinde geriye döndü.

“Efendim kervan Rey şehrinden geliyor,” dedi Sultan Mahmud:

“Peki nereye gidiyormuş?” diye sorunca bey susup kaldı.

Bunun üzerine Sultan Mahmud başka birini gönderdi. O da gidip geldi.

“Efendim, Yemen’e gidiyormuş,” dedi.

Padişah:

“Yükü neymiş?” deyince o da sustu kaldı.

Bu defa padişah başka bir beye:

“Sen de git yükünü öğren!” dedi.

Bey gitti geldi:

“Her cins mal var fakat çoğu Rey kâseleri,” dedi.

Padişah:

“Peki kervan Reytien ne zaman çıkmış?” diye sorunca bey susup kaldı, cevap veremedi.

Padişah böylece tam otuz beyi gönderdi otuzu da istenen bilgüeri tam olarak getiremedüer.

Padişah son olarak Eyaz’ı çağırdı.

“Eyaz,” dedi. “Git bak bakalım şu kervan nereden geliyor?” dedi.

Eyaz saygıyla padişahın huzurunda eğilerek konuşmaya başladı:

“Efendim, kervan görünür görünmez sizin merak ederek so- racağınızı tahmin ettiğimden gidip gerekenleri öğrendim. Kervan Reyden geliyor Yemen’e gidiyor, yükü şudur, şu kadar at, şu kadar deve, şu kadar katırdan oluşuyor. Kervanda şu kadar insan var, onlardan şu kadan silâhlı,” diye başlayarak kervan hak- kındaki en küçük malumata varıncaya kadar anlattı. Bütün bunlan beyler ağzı açık dinliyorlardı.

Böylece Eyaz tek başma otuz beyin edinemediği bügiyi edinmiş, başaramadığı işi başarmıştı.

Padişah beylerine döndü:

“Sadık kölem Eyaz’a neden otuz kişinin ücretine denk ücret verdiğimi anladınız mı? Görüyorsunuz ki bu bile onun hizmetine karşılık az geliyor,” dedi.

Böylece Eyaz’ı çekemeyerek aleyhinde konuşan beyler utandılar, yaptıklarına pişman oldular.

Eğer İsterseniz

Bir kervanın muhafızı uyumuştu. Haramiler gelerek kervanda ne var ne yok alıp götürdüler. Sabahleyin kervandakiler uyandılar. Mallarının, develerinin yerlerinde yeller esiyordu. Muhafızın başma üşüştüler:

“Mallarımız, develerimiz nerede? Söyle bakalım, hesap ver!” dediler.

Muhafız çaresiz bir şekilde:

“Gece hırsızlar geldi ne var ne yok her şeyi alıp götürdüler,” dedi.

Kervandakiler kızarak:

“Bre herif, bre boynu kopasıca, sen ne yaptın?” dedüer.

Muhafız:

“Ben ne yapabilirdim. Bir tek kişiyim, onlar bir alay silâhlı adamdı,” dedi.

Kervandakiler:

“Madem onlar çoktu, madem başa çıkamayacaktın bari bağırıp çağırarak bizi uyandırsaydm,” dediler.

Muhafız:

“Bağırmak istedim ama bana kılıç göstererek ‘Sus yoksa canından olursun, seni öldürürüz/ dediler. Ben de korktum, korkumdan soluk bile alamadım. Eğer isterseniz şimdi dilediğiniz kadar bağırayım,” dedi.

  • Kötü ve rttsva şeytan ömrünü zayi ettikten sonra euzü besmele çekmek, fatiha okumak beyhudedir,

 

Şairin Şaşkınlığı

Aşure günü bütün Halepliler şehrin Antakya kapısına gelip toplanır, gece yanlarına kadar Ehlibeyt’in yasını tutar, bağırır, ağlar ve feryat ederlerdi. Burada Ehlibeyt’in Yezit’ten çektikleri zulüm anlatılırdı. Yine böyle bir günde garip bir şair çölden çıkıp geldi. O büyük topluluğu ve feryat ettiklerini görünce merak etti. Kendi kendine:

“Herhâlde büyük bir bey ölmüş olmalı yoksa bu kadar insan bir araya gelmez,” diye düşündü.

Topluluğa yaklaşarak:

“Ben garibim, onun için bilmiyorum, bana ölen kişinin adını lakabını söyleyin, ne işler yaptığını anlatın ki onun için ölümsüz bir mersiye yazayım,” dedi.

Bunu duyan kalabalıktan birisi:

“Yahu sen deli misin yahut da Ehlibeyt düşmanı mısm? Aşure gününden haberin yok mu? Kerbela’da can verenler için yas tutmanın yüzlerce yıl yaşamaktan daha üstün olduğunu bilmiyor musun?” dedi.

Bunun üzerine şair:

“Doğru ama,” dedi. “Yezit’in devri nere, Kerbela nere. Bu yas buraya ne kadar da geç gelmiş. Körler bile Kerbela’da işlenen kötülükleri gördü, sağırlar bile o acıklı hikâyeleri işitti. Siz şimdiye kadar uyuyor muydunuz ki, bu kadar yıl sonra yas tutuyor, ağlıyorsunuz,” dedi.

 

Kurnaz Dilenci

Bir evin kapışma bir gün bir yoksul geldi. Bir parça kuru ekmek istedi.

Ev sahibi:

“Burada ekmek ne arasın, burası ekmekçi dükkânı mı, aptal mısın sen?” dedi.

Dilenci:

“öyleyse bari birazcık yağ ver,” deyince ev sahibi:

“Burayı kasap dükkânı mı sandın, burada yağın ne işi var?” dedi.

Dilenci:

“öyleyse azıcık un ver,” deyince ev sahibi:

“Burada un mun yok, burayı değirmen mi sandın?” dedi.

Dilenci:

“Her şeyden vazgeçtim bari bir çanak su ver,” deyince ev sahibi şöyle cevap verdi:

“Burası ırmak yahut da çeşme değil!”

Hâsılı yoksul her ne istediyse, ev sahibi onunla alay etti ve yok dedi.

Bunun üzerine dilenci evin içine girerek eteklerini kaldırıp abdest bozmaya yeltendi.

Ev sahibi:

“Çirkin herif ne yapıyorsun öyle?” deyince, dilenci:

“Hiçbir şeyin olmadığı böyle uğursuz bir yere ancak abdest bozulur,” dedi.

 

Bir Sillenin Bedeli

Zayıf ve hastalıktan perişan bir hâle gelmiş zavallı bir adam hekime gitti. Hekim onu muayene etti. Kalbini dinledi, nabzını tuttu. Baktı ki adamın işi bitmiş, çok az bir ömrü kalmış, o zaman ona:

“Sana ne ilaç ne de perhiz gerekir. Senin bir şeyin yok, içinden ne geliyorsa yap, eğer böyle davranırsan kısa zamanda eski hâline gelirsin,” dedi.

Bu sözleri duyan adam sevinerek hekimin yanından ayrıldı. Kendi kendine: “Varıp ırmak kıyısında dolaşayım, içim açılsın biraz ferahlayayım,” dedi. Yürüyerek ırmak kenarına geldi. O sırada bir sofi abdest alıyordu. Adamın içinden sofinin ensesine bir sille patlatmak geldi. Hekimin sözlerini hatırladı. Hekim ne demişti? “İçinden geleni yaparsan kısa zamanda kendini daha iyi hissedersin.” Hekimin söylediklerini hatırlayınca sofiye yaklaşarak ensesine hatrı sayılır bir sille indirdi. Sofi önce neye uğradığını anlayamadı. Şaşkınlığı geçince adamı tutarak sürükleye sürükleye kadının huzuruna götürdü. Derdini anlattı, şikâyetçi olduğunu söyledi. Kadı zayıf adamın hâline acıdı. Ona başka bir ceza vermek istemedi.

“Yanında paran var mı?” diye sordu.

Zayıf adam:

“Evet altı kuruşum var,” deyince, kadı:

“Ceza olarak onun üç kuruşunu sofiye ver,” diyerek bu davadaki hükmünü belirtti. Zayıf adam parayı çıkarırken baktı ki kadının ensesi daha hoş, sofininkinden daha güzel o zaman içinden kadının ensesine de bir sille indirmek geldi. Kadının kulağına bir şey söyleyecekmiş gibi yanma yaklaştı ve ensesine hatrı sayılır bir sille indirdi, sonra cebinden çıkardığı altı kuruşu kadirim önüne bırakarak: “ikiniz bunları bölüşün, ben gidiyorum,” dedi.

 

Üç Arkadaş

Bir Yahudi bir Hristiyan bir de Müslüman yolda giderlerken arkadaş oldular. Tıpkı aklın iman, bedenin de nefis ve şeytanla arkadaş olması gibi, o Müslüman da onlarla bir süre arkadaş oldu.

Bu üç arkadaş yürüyerek akşama doğru bir konağa vardılar. Orada biri onlara yemeleri için helva gönderdi. Yahudi ile Hıristiyan’ın karnı toktu, Müslüman’sa oruçluydu. Akşam namazı vakti gelince Müslüman helvayı yemek istedi. Diğer ikisi itiraz ederek:

“Şimdi tokuz, bu helvayı sabaha bırakalım kahvaltıda yeriz,” dediler.

Müslüman oruçlu olduğunu söylediyse de para etmedi. Sonra helvanın paylaşılmasını teklif etti. Onu da kabul etmediler. Neticede helvayı sabaha bırakmaya karar vererek uyudular.

Sabah olunca üçü de uyandı. İçlerinden biri:

“Herkes gördüğü rüyayı anlatsın, kimin rüyası daha güzelse helvayı o yesin, zaten bu helva az, üç kişiye yetmez,” dedi.

Önce Yahudi söze başladı:

“Gece rüyamda Hz. Musa’yı gördüm, elimden tutarak beni Tur Dağı’na götürdü. Oraya vannca ben de, Hz. Musa da (a.s.), Tur Dağı da hep birlikte nura gark olduk,” diyerek söze başladı. Daha birçok acayiplikler anlattı, görmediği birçok harikulâde hâlden bahsetti, binbir yalan düzüp koştu. Helvayı kapabilmek için bütün hünerlerini ortaya koydu.

Yahudi’den sonra Hristiyan söze başladı:

“Rüyamda Hz. İsa’yı (a.s.) gördüm. Onunla göğün dördüncü katma çıktık. Âlemin güneşinin bulunduğu yere gittik, orada akıllara durgunluk verecek nice nice şeyler gördüm,” diyerek söze başladı o da olmadık yalanlar söyleyerek görmediği birçok şeyler anlattı.

Hıristiyan’ın rüyası bitince Yahudi’yle birlikte Müslümana: “Haydi söyle bakalım sen neler gördün?” dedi. Müslüman boynunu büktü:

“Sizler göklerin ve yerin acayipliklerini görüp dururken ben yatağımda uyuyordum. Yüce Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) geldi bana: ‘Ne uyuyup duruyorsun arkadaşlarından biri Hz. Musa ile Tur Dağı’nda nurlara gark oldu, diğeri Hz îsa ile göklerde dolaşıyor, bari sen de kalkıp şu helvayı ye de karnını doyur,’ dedi. Ben zavallı da kalkıp helvayı yedim,” dedi.

 

Deve, öküz ve Koç

Bir deve, bir öküz ve bir koç arkadaş olmuşlardı. Yolda giderlerken bir tutam ot buldular. Koç dedi ki:

“Bunu paylaşırsak, hiçbirimize yetmez, onun için kim daha yaşlıysa o otu yesin. Çünkü her zaman yaşlılara hürmet şarttır, fakat ne yazık ki bu kötü devirde yaşayan aşağılık kişiler yaşlıları iki yerde öne sürerler. Ya ateş gibi sıcak bir yemekte onlan buyur ederler veya yıkılacak hâle gelen bir köprüde onlan öne sürerler. Haydi bakalım herkes yaşını söylesin ki otun kimin hakkı olduğu ortaya çıksın,” dedi. Ve zaman kaybetmeden ilâve etti: “Ben Hz. İsmail (a.s.) koçuyla birlikte dünyaya geldim, onunla aynı yaştayım.” Bunu duyan öküz geri kadir mı:

“Ben, dedi. Hz. Adem’den (a.s.) beri yaşıyorum, o öküzlerle çift sürerken, ben küçüktüm, bunu çok iyi hatırlıyorum,” dedi.

Bütün bu olmadık yalanlan duyan deve hemen otu kaparak yedi:

“Benim doğum tarihimden bahsetmeme gerek yok. Ben de bu cüsse ve bu boyun varken her Allah’ın (c.c.) kulu sizden daha büyük olduğumu bilir,” dedi.

 

Delkak’ın Telaşı

Tirmiz Padişahı Seyyid’in Delkak adında çok akıllı, her şeyi bilen bir maskarası vardı. Padişahın Semerkant’ta mühim ve çok acele bir işi vardı. O işi derhâl yapıp gelecek bir adam aradı.

“Beş günde Semerkent’a gidip gelecek ve bana haber getirecek olan birine çok büyük bir mükâfat vereceğim,” diye tellal çağırtıp her yerde ilan etti.

Bu sırada Delkak köydeydi, bunu duyunca hemen eşeğine binip Tirmiz şehrine doğru koşturmaya başladı, öyle hızlı sürüyordu ki, bir müddet sonra eşek sakatlandı. Delkak bu defa iyi bir at bularak bindi ve hızla yol almaya başladı. Neticede bir müddet sonra at da çatladı. Fakat Delkak yılmadı, yoluna devam etti. Nihayet toz toprak içinde kalmış bir hâlde şehre vardı. Bu hâli gören şehrin ileri gelenleri de ürktü geri kalanları da. Herkes birbirine soruyordu:

“Acaba ne gibi bir fitne, ne gibi bir kötülük çıktı, ne oldu da Delkak köyden kalktı, yollara düştü, birkaç tane atı çatlatarak geldi?”

Halk padişahın sarayının kapısına toplandı. Bir haber almak için beklemeye başladı. Velhasıl şehirde bir gürültüdür koptu.

Kimi iki eliyle dizlerini dövüyor, kimi de:

“Eyvahlar olsun başımıza neler geldi!” diye feryat ediyordu.

Herkes başka bir felâketten bahsediyordu. Derken Delkak padişahın huzuruna girmek isteyince padişah derhâl izin verdi. Acele ve telaşla içeri giren Delkak yeri öpüp padişahı selâmlayınca padişah:

“Ne oldu yahu? Nedir bu telaşın? Bir düşman ordusu mu sınırlarımıza yaklaşıyor, yoksa daha büyük bir felâket mi var?” diye sordu. Çünkü padişah da herkes gibi merak içindeydi, zira Delkak ağzını açıp hiç kimseye bir şey söylememişti. Bir şey soran olursa parmağım ağzına götürüp sus işareti yapıyordu. Bu da insanların meraklarını, korkularını ve heyecanlarını arttırıyordu.

Padişahın sorusu üzerine Delkak:

“Ey kerem sahibi büyük padişahım, biraz dur da nefes alayım aklım başıma gelsin. Çünkü çok acayip hâldeyim,” dedi.

Bunun üzerine padişahın keyfi kaçtı, endişesi arttı. Artık bir felâketin yaklaşmakta olduğundan tamamen emindi. Zira şimdiye kadar Delkak’ı hiç bu hâlde görmemişti.

Çünkü Delkak her zaman hikâyeler söyler, lâtifeler eder, padişahı sevindirip, eğlendirirdi.

Bir süre herkes susup bekledikten sonra padişah yeniden emretti:

“Söyle bakalım Delkak bizi daha fazla bekletme, nedir bu telaşın?”

Bunun üzerine Delkak şöyle cevap verdi:

“Köydeyken yüce padişahımızın: ‘Beş günde Semerkant’a gidip gelecek bir haberciye hazineler bağışlayacağım/ diye ilan ettiğini tellal bağırırken duydum, bunun üzerine: ‘Salon bu konuda bana güvenmeyin, benim elimden böyle bir iş gelmez* demek için aceleyle geldim.

Yüce padişahım salon bana güvenerek bu işe kalkışma bu iş benim elimden gelmez,” dedi.

 

Peşin mi, Veresiye mi?

Gümüş paralar dağıtan cömert bir hayır sahibi bir sofiye şöyle dedi:

“Ey canımı yoluna kurban ettiğim güzel sofi; bugün sana bir kuruş mu vereyim, yoksa yarın kuşluk vakti sana üç kuruş mu vereyim, hangisini istersin?”

Sofi:

“Bugünkünü de geç yarınkini de, dün yarım kuruş verseydin de elimde olsaydı, bugün vereceğin bir kuruştan daha iyi olduğu gibi yarın vereceğin yüz kuruştan daha iyiydi benim için. 1 Peşin sille veresiye keremden hayırlıdır. İşte kafam, önünde başımı eğiyorum vur tek peşin olsun,” dedi.

  • Körün kuyuya düşmesine şaşılmaz, fakat yolu gören düşerse buna şaşılır işte.

 

Sultan Mahmud ve Hırsızlar

Sultan Mahmud bir gece tebdil-i kıyafet ederek şehri dolaşırken bir grup hırsıza rastladı. Hırsızlan

“Ey vefalı dost sen kimsin, gecenin bu vakti bu tenha yerlerde ne arıyorsun?” deyince Sultan Mahmud:

“Ben de sizler gibi hırsızın biriyim,” diye cevap verdi.

Hırsızlar onu aralarına buyur ettiler.

Hırsızlardan biri:

“Dostlar,” dedi, “madem bir araya geldik, herkes ne hüneri varsa, elinden ne geliyorsa anlatsın,” dedi. Bunun üzerine hırsızlardan biri ayağa kalktı:

“Köpek havladı mı ne dediğini anlarım,” dedi, öbürleri gülüşerek:

“Bu marifet ancak iki metelik eder,” dediler. Diğer biri:

“Benim bütün marifetim gözlerimdedir gecenin zifiri karanlığında kimi görsem onu gündüz de tanırım,” dedi.

Bir diğeri:

“Benim hünerim kolumun gücüdür. Onunla istediğim duva- n delerim,” dedi.

Başka biri:

“Benim marifetim burnumda, toprağı koklayarak nerde hangi hazine saldı hemen anlarım.”

Hırsızlar böylece marifetlerini sayıp döktükten soma Sultan Mahmud’a döndüler:

“Ey yeni dost, söyle bakalım senin ne gibi bir marifetin var.”

Sultan Mahmud:

“Benim hünerim sakalımdadır. Onu şöyle bir oynattım mı suç- lulan cezadan, idamlıklan damgacından kurtannm,” dedi.

Bunu duyan hırsızlar:

“En büyük marifet senin olduğu için sen bizim reisimizsin. Bundan soma sen ne dersen biz onu yapacağız. Hepimiz em- rindeyiz,” dedüer.

Sultan Mahmud:

“Madem reisiniz benim, kalkın gidip padişahın hâzinesini soyalım,” dedi.

Hırsızlar hiç itiraz etmeden kalkıp sarayın yolunu tuttular. Saraya yaklaştıklannda bir köpek havlamaya başladı. Köpek sesinden anlayan telaşla öne fırladı:

“Yahu durun, bu köpek: ‘Padişah sizinle beraberdir/ diyor,” dedi.

Diğer hırsızlar:

“Saçmalama yürü işimize bakalım/’ dediler. Kokudan anla* yan, toprağı koklayarak hâzinenin yerini tespit etti.

Delik delen, duvarı delerek hâzineye bir yol açtı. Hepsi birlikte hâzineye girip taşıyabüdikleri kadar altım ve mücevheri alıp çıktılar. Saklandıkları yere geldiler. Sultan Mahmud buraya gelen gizli yolu iyice öğrendikten sonra sessizce oradan ayrılarak saraya döndü. Sabahleyin askerlerini göndererek hırsızlan ininde bastırıp yakalattı. Ellerini bağlayarak kadının huzuruna çıkartıldılar. Suçlan sabit olduğundan hepsi cezalandırıldı. Cezalan infaz edilmek üzere saray meydanına getirildiler. Hepsi korkudan titriyorlardı.

Geceleyin gördüğümü gündüz de mutlaka tanırım diyen hırsız, padişahı tahtında görünce hemen tamdı. Arkadaşlarına:

“Bu gece bizimle arkadaşlık eden adam tahtta oturuyor,” dedi.

Hırsızlan infaz yerine doğru götürürlerken Sultan Mahmud, hırsızlara:

“Herkes marifetini gösterdi, şimdi sıra bende,” diyerek, bir baş işareti ile onları cezadan kurtardı.

Facebook Yorumlar