MEVLANA KISA HİKAYELER

MEVLANA KISA HİKAYELER
DİNİ HİKAYELER 31 Mart 2016 353 defa okundu 0 yorum

MEVLANA SÖZLERİ İÇİN TIKLAYIN..

MEVLANA KISA HİKAYELER

Nahivcinin Misali

Nahivcinin biri misal için “Zeyd Amr’ı dövdü,” dedi. Dinleyenlerden biri:

“Amr’ın ne suçu varmış ki Zeyd onu dövmüş,” dedi.

Nahivci:

“Bu söylediğim şey mana ölçeğinden, bir misalden ibarettir. Sen buğdayı almaya, işi anlamaya bak, ölçeğe ihtiyacın yok, Zeyd’le Amr işin anlaşılması için kullanılan birer misaldir. Onlar yalan ve hayali bile olsalar, sen ifadeyi düzgün kullanmaya çalış,” dedi.

Fakat öbürü ısrar etti, çünkü işin özünü anlamamıştı.

“Ben onu bunu anlamam. Zeyd, Amr’ı suçsuz ve sebepsiz nasıl döver?” deyince Nahivci çaresiz kalarak alaya başladı.

“Amr fazla olarak bir “v” çalmıştı, Zeyd de bunu anlayınca o hırsızı dövdü,” dedi.

Bunun üzerine adam ikna olup:

“Tamam şimdi oldu, iş yerini buldu, bu dediğini kabul edebilirim,” dedi.

 

Birbirinin Dilinden Anlamayan Dört Kişinin Kavgası

Adamın biri dört kişiye bir miktar para verdi.

“Bunu alın bir şeyler alıp kamınızı doyurun,” dedi.

Adamlar parayı aldılar, içlerinden biri Acemdi:

“Ben bununla ‘engin’ alacağım.” dedi.

Diğeri Arap’tı:

“Hayır,” dedi. “Ben ‘ineb’ isterim, bu parayla bunu alacağım.”

Üçüncüsü bir Türk’tü:

“Ben onlardan hiçbirini istemem, ben üzüm isterim,” dedi.

Dördüncü Rum’du:

“Bırakın bu saçmalıkları!” diye bağırdı. “Ben ‘istafiT isterim.” dedi.

Derken önce seslerini yükselttiler, sonra bağırmaya başladılar, nihayet kavga başladı. Kıyasıya vuruşuyorlardı. Hâlbuki hepsi de aynı şeyi istiyorlardı.

Nihayet akıllı bir adam bu kavgayı görerek geldi, onları durdurdu, her birini tek tek dinledi, sonra ellerinden tutarak bir manavın önüne götürdü üzümü gösterdi. Her birine ayn ayn sordu:

“Sen bunu mu istiyorsun?” Her biri ayrı ayrı “evet” dedi.

Böylece kavga sona ermiş oldu.

 

Mecnun’un Köpeği öpmesi

Mecnun Leyla’nın aşkıyla yanıp dururken bir gün bir köpeği yakaladı, öpüp koklamaya başladı. Bunu görenler başına toplandılar, onu tan etmeye, ayıplamaya başladılar:

“A akılsız Mecnun, sen iyice işi azıttın. Bu yaptığın deliliğin de, azgınlığın da sınırım aştı. Hiç köpek öpülüp sevilir mi? Köpek daima pis şeyler yer, gerisini bile diliyle yalayarak temizler, o necis bir hayvandır.”

Bunları duyan Mecnun güldü:

“Ne gafil, ne cahil kimselersiniz siz. Sizin gördüğünüz bu köpek sıradan bir köpek değil, o Leyla’nın mahallesinin köpeği. Bu köpek benim için en değerli bir varlıktır, Allah’ın (c.c.) çözülmez bir simdir. Birçok yer varken o Leyla’nın mahallesini mekân tutmuş kutlu bir hayvandır.

Sizin gözünüzde aşağılık bir hayvan olan bu köpeğe bir de benim gözümle bakın bakalım. O zaman da böyle düşünebilecek misiniz?

Sizin gözünüzde rastgele bir hayvan olan bu köpek benim sırdaşım, gamdaşımdır. Onun gözleri Leyla’mı gören mübarek gözlerdir. Onun ayaklan Leyla’mın bastığı topraklarda dolaşan ayaklardır. Ben bu gözleri nasıl öpmeyeyim, bu ayaklara nasıl yüz sürmeyeyim,” dedi.

 

Ben Tavusum Diyen Çakalın Hikayesi

Bir çakal bir gün dolaşırken ayağı kayıp boyacı küpüne düştü. Uğraşıp çabalayıp oradan çıkıncaya kadar bir hayli zaman geçti. Küpten çıkınca derisinin, tüylerinin rengârenk boyandığım gördü.

Güneş vurdukça renkler parıl parıl parlıyordu. Tüylerini böyle kırmızı, yeşil, pembe, sarı renklerde gören çakalın aklı başından gitti. Çakalların yanına koşarak onlara kendini gösterdi:

Çakallar onu böyle görünce:

“Ey çakal, şendeki bu hâl nedir, bu rengârenk tüyler, bu sonsuz neşe sana nereden geldi, böylesine gururlanıp kibirlenmenin sebebi nedir?” dediler.

Çakallardan biri öne çıkıp:

“Ey falan! Hile mi yapıyorsun yoksa gerçekten sen manevi bir mükâfata erişip salih kişilerden mi oldun?

Bana kalırsa böyle boyanarak, kürsüye çıkıp boş laflar ederek kendini büyük gösterip halkı kandırmak için hilekârlık ediyorsun. Çok çalıştın, gerçekten bir şey elde edemeyince hüeye sapıp utanmazlığı ele aldın. Manevi zevkler enbiya ve evliya gibi Allah (c.c.) dostlarına, utanmazlık da hilekârlara mahsustur.

Senin gibi bazı boş ve hilekârlar halktan iltifat görmek, onlara kendilerini kabul ettirmek, hürmet görmek için biz hoşuz, salih -kutlu- kişilerdeniz derler, hâlbuki bunlar hiç de hoş olmayan kişilerdir,” dedi.

Bunun üzerine boyacının küpüne düşen çakal konuşan bu çakalın yanına gelerek gizlice kulağına:

“Şöyle dikkatlice bana bir bak hele, hangi şamanın, putperestin, benim gibi bir putu var. Görüyorsun ki tıpkı bir gül bahçesi gibi güzel bir hâle gelmişim. Böylesine güzel renkler taşıyorum. Bana karşı gelme, çabuk karşımda secde et. Şu renklerime, şu güzelliğime bak da bana karşı çıkma sakın. Ben İlâhî lütfü elde etmiş büyük ve yüce bir çakalım,” dedikten sonra bütün çakallara dönüp:

“Ey çakallar, aklınızı başınıza toplayın ve sakın bana çakal demeyin. Bir çakalda bu kadar güzellik bulunur mu?” dedi.

Bunun üzerine bütün çakallar oraya toplanıp geldi. O çakalın etrafında pervane kesüdi:

“A efendim peki sana ne diyelim?” diye sordular.

O da:

“Müşteri yıldızı gibi parlayan erkek tavus deyin,” dedi.

Çakallar bunu duyunca:

“Gerçek tavuslar gül bahçelerinde cüveler yaparak nazlı nazlı dolaşırlar:

Sen de öyle cüve yaparak dolaşabilir misin?” dediler.

“Hayır bunu yapamam,” dedi.

“Peki tavuslar gibi ötebilir misin?”

“Hayır ötemem,” deyince çakallar üstüne yürüyerek:

“Ey sahtekâr, o hâlde sen tavus değilsin, boşuna bizi kandırmaya çalışma sen büyük bir sahtekârsın,” dediler.

 

 

Kuyruk Parçasıyla Bıyıklarını Yağlayan Adamın Hikayesi

Zavallı adamcağızın biri bir kuyruk parçası buldu. Onunla her sabah bıyıklarını yağlar, sonra zenginlerin bulunduğu meclislere gider:

“Dostlar bugün bir toplantıda yağlı ve tadı yemekler yedim,* der, yağlı bıyıklarım bu işte şahit göstermek istercesine, eliyle sıvazlardı.

O böyle yaparken aç olan karnı, guruldar ve kendi diliyle adama beddua eder dururdu.

Günler geçtikçe adam bıyıklarını yağlayıp ortalıkta dolaşıyor, bütün organları da âdeta isyan ediyordu.

Bir gün yine bir mecliste bıyıklarını sıvazlayıp yağlı yemekler yediğini anlatırken, evinde bir kedi o yağlı kuyruk parçasını alıp kaçtı. Bütün aile efradı kedinin peşine düştüler, fakat yakalayamadılar. Oğlu babamdan azar işitirim korkusuyla koşa koşa babasının yanına geldi.

Babası yine bir toplulukta yağlı yemekler yediğini anlatıyordu»

“Baba,* dedi, “baba, senin her sabah bıyıklarım yağladığın kuyruk parçasını bir kedi kapıp kaçtı. Peşine düştük yakalayamadık.*

Adam birden şaşırdı neye uğradığını anlayamadı. Etrafındakiler önce gülüştüler, sonra adama acıyıp karnını doyurdular…

Bunun üzerine adam kibirlenmeyi bırakıp, doğru olmayı seçti.

 

Fil Nedir?

Hintliler karanlık bir ahıra bir fil koyup o güne kadar hiç fil görmeyen insanlara onu göstermek istediler.

Fili görmek için o karanlık yere birçok insan toplandı. Fakat filin bulunduğu yer o kadar karanlıktı ki hiçbir şey görünmüyordu. Onun için insanlar file elleriyle dokunmaya, ellerini filin orasına burasına sürmeye başladılar.

Bunlardan birisi filin hortumuna dokundu; dışarıya çıkınca sorduklarında:

“Fil bir oluğa benzer, o bir oluktur,” dedi.

Başka birisi filin kulağına dokundu, o da:

“Fil bir yelpazeye benzer,” dedi.

Bir başkası filin ayağını tuttu:

“Fil bir direğe benzer,” dedi.

Birisi de filin sırtına dokundu:

“Fil bir tahta benziyor,” dedi.

Böylece herkes filin neresini tuttuysa fili öyle sandı ve ona göre anlatmaya başladı. Her birinin anlattığı başka başkaydı. Fakat eğer ellerinde bir mum olsaydı, ayrılık kalmaz herkes aynı şeyi görür, aynı şeyi anlatırdı.

 

Zeyd’in Cevabı

Adamın biri Zeyd’e şiddetli bir tokat vurdu. Buna oldukça sinirlenen Zeyd adamın üstüne yürüyerek onu dövmek istedi.

Adam Zeyd’e:

“Dur biraz, senden bir şey soracağım, önce soruma cevap ver ondan sonra beni döversin,” dedi.

Zeyd bunu duyunca durdu, adam devam etti:

“Ben sana vurunca ‘şırrrak!..’ diye bir ses çıktı. Şimdi sana dostça bir soru soracağım, lütfen kızmadan cevap ver:

O ses benim elimden mi geldi, yoksa senin ensenden mi?” Zeyd:

“Duyduğum acıdan dolayı bunu düşünecek hâlde değildim, senin derdin yok. Şimdi bunu sen düşün de bul, bakalım,” diyerek adama hatırı sayılır bir sille indirdi.”

 

Kuyumcunun Cevabı

Adamın biri bir kuyumcuya gitti:

“Bana terazini verir misin, altın tartacağım,” dedi.

Kuyumcu:

“Bende kalbur yok, sana kalbur veremem,” dedi.

Adam:

“Benimle alay mı ediyorsun, ben kalbur değil terazi istiyorum,” dedi.

Kuyumcu bu sefer de:

“Bende süpürge yok, ben sana süpürge veremem,” dedi.

Adam iyice şaşırdı:

“Yahu ne süpürgesi, ben senden terazi istiyorum,” dedi.

Bunun üzerine kuyumcu:

“Babacığım sen yaşlı bir adamsın, altın tozunu teraziyle tartmaya çalışırken ellerin titreyecek altını dökeceksin, döktüğün altınları toplamak için gelip benden süpürge isteyeceksin, daha sonra bu altınları elemek için gelip elek isteyeceksin. Onun için ben sana en son isteyeceğin şeyi tahmin edip bende elek yok, dedim,” dedi.

 

Kör, Sağır ve Çıplak

Saba şehri pek büyük bir şehirdi, öylesine büyük ki büyüklüğü bir tepsi kadar.

Saba şehri aynı zamanda çok ulu, çok kocaman, çok geniş, çok uzun ve çok azametli bir şehirdi, öylesine kocamandı ki tıpkı bir soğan kadar.

Bu tuhaf şehirde üç tuhaf insan yaşıyordu. Biri kör, biri sağır, diğeri de çıplaktı. Kör olan uzakları görür, sağır olan çok iyi işitirdi.

Bir gün bu üçü bir aradayken kör:

“Balon uzaklardan atlılar geliyor, onların hangi kabileye mensup olduklarını ve kaç kişi olduklarını tek tek görüyorum,” dedi.

Sağır:

“Evet evet, ben de seslerini duydum ve ne dediklerini çok net anlıyorum,” dedi.

Çıplak:

“Eğer buraya gelirlerse bizi soyarlar diye korkuyorum,” dedi.

Kör:

“Bakın yaklaşıyorlar, haydi onlar gelmeden, bizi yakalayıp bir kötülük yapmadan kaçalım,” dedi.

Sağır

“Davranın dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor, onlar gelmeden kaçalım,” dedi.

Böylece şehri bırakıp kaçtılar, koşa koşa bir köye vardılar. O köyde çok semiz bir kuş buldular. Kuş o kadar besiliydi ki vücudunda zerre kadar et yoktu. Kemikleri bile incelmiş ipliğe dönmüştü.

Üç arkadaş o kuşu yediler, karnı doymuş filler gibi şiştiler. O kadar doyup şiştiler ki âdeta âleme sığmaz oldular. Böylesine şişmiş olmalarına rağmen bir kapının çatlağından geçerek bir evden içeriye girdiler.

Sağır: İnsanın içindeki istektir.

Kör: Hırstır, halkın ayıbını bir kıl bile olsa görür, kendi ayıbını zerre kadar görmez.

Çıplak: Dünyaya kapılmaktır. Dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz çünkü.

 

Köpeğin Sözü

Kış gelip de soğuklar başladı mı köpek ezilir büzülür, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kendi kendine söz verir:

“Bu kışa soğuğa dayanamıyorum, eğer yaza çıkarsam kendime taştan bir ev kuracağım, dişimle tırnağımla çalışıp mutlaka bunu yapacağım,” dermiş. Fakat yaz gelip de havalar ısındı mı, köpeğin kellesi kemiği yerine geldi mi, ilikleri kemikleri kızışıp derisi gerildi mi, bütün çektiklerini unutur, kendini kocaman görür.

“Ben bir eve sığamam, bu hâlimle bir eve nasıl sığarım,” dermiş. Bir gölgede -dili dışarıda- tembel tembel yatar, gönlünden her ne kadar bir ev kurmak düşüncesi geçse de buna aldırmazmış: Kış gelip soğuklar başladı mı, yeniden titremeye ve kendi kendine sözler verip yeminler etmeye başlarmış.

Haddini Aşmanın Zararı Bir gün adamın biri Hz. Musa’ya (a.s.) geldi:

“Ya Musa ne olur dua et de ben hayvanların dilinden anlayayım ve bundan kendime hisseler çıkararak daha iyi bir insan olayım/’ dedi.

Hz. Musa (a.s.):

“Yürü işine git, kaldıramayacağın bir yükün altına girmeye çalışma, bu hâlin senin için daha hayırlıdır,” dedi.

Fakat adam dinlemedi ısrar etti:

“Ya Musa, ne olur hiç değüse kapımda yatan köpekle horozun dilini anlayayım,” dedi.

Musa (a.s.) her ne kadar bundan vazgeçmesi için çalıştıysa da adam ısrar etti. Bunun üzerine Musa (a.s.) ona dua etti. Adam sevinerek evine döndü. Ertesi sabah hizmetçisi sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü. Horoz koşarak bunu kaptı. Köpek buna kızdı:

“Be horoz bu yaptığın doğru mu? Sen buğday da yiyebilirsin arpa da. Mısır da yiyebilirsin, küçük taneleri de. Bense ekmekten başka bir şey yiyemem, neden benim rızkımı kapıyorsun?” dedi.

Horoz cevap verdi:

“Haklısın fakat hiç tasalanma, yann bizim efendinin eşeği ölecek, sen de böylece karnını iyice doyuracaksın,” dedi.

Bunu duyan adam hemen eşeği pazara götürerek sattı.

Ertesi sabah da bakalım köpekle horoz ne konuşacaklar diye onların yanma geldi.

Köpek horoza sitem ediyor:

“Yahu horoz, hani eşek ölecekti, biz de karnımızı doyuracaktık,” diyordu.

Horoz:

“Eşek ölmeye öldü lâkin başka yerde çünkü sahibim onu sattı. Fakat hiç merak etme yann at ölecek, o zaman da daha büyük ziyafete konacaksın,” dedi.

Bunu duyan adam hemen ahıra koştu, atı aldığı gibi pazara götürüp sattı. Sevinerek evine döndü:

“Bu hayvanların dilini öğrenmem çok iyi oldu böylece zarardan kurtuldum,” diye düşünüyordu.

Ertesi sabah yine acaba ne konuşacaklar diye köpekle horozun yanma giti. Köpek yine horoza sitem edip duruyordu:

“Yahu horoz, bu sefer de dediğin olmadı, yoksa, sen de mi yalana başladın,” dedi.

Horoz:

“Hayır, ben yalan söylemedim, at ölecekti lâkin sahibimiz onu da sattı. Fakat merak etme, yarın sahibimizin çok değerli kölesi ölecek, o zaman onun hayrına yemekler, helvalar verilecek hepimiz doyacağız,” dedi.

Bunu duyan adam o gün hiç beklemeden, kölesini götürüp sattı:

“Bu horozla köpeğin dilini öğrenmem iyi oldu. Böylece birçok zarardan kurtuldum,” diye düşünerek sevindi ve ertesi gün yine köpekle horozun yanma koştu. İkisi yine konuşuyorlardı. Köpek bu sefer çok kızgındı:

“Yalancı horoz, hani köle ölecek bu sayede kamımız doyacaktı, günlerdir beni yalanlarınla avutuyorsun, bu sana yakışır mı?”

Horoz:

“Ben yalancı değilim ve yalan söylemem,” diye başladı. “Köle öldü fakat burada değil, başka yerde. Çünkü sahibimiz onu sattı. Fakat hiç iyi etmedi. Çünkü bu sefer sıra kendine geldi. Zira ilkin kaza-belâ eşeğe gelecek, böylece sahibimiz belâdan-kazadan kurtulmuş olacaktı. Eşeği satınca, onun yerine ata geldi, atı da satınca, köleye geldi, köleyi satınca da belâ ona gelecek. Sıra onda, yarın sahibimiz ölecek, o sayede hepimiz doyacağız,” dedi.

Bunu duyan adam ah vah etti, başma vurdu fakat iş işten geçmişti.

Böylece tamahkârlığının cezasını hayatıyla ödedi.

 

Çocukları Ölen Kadın

Kadının biri her yıl bir çocuk doğurur, fakat çocuk altı ayını doldurmadan, üç aylık, dört aylık yahut da beş aylıkken ölüp giderdi. Böyle böyle derken kadın tam yirmi çocuk doğurdu. Yirmisi de öldü. Bunun üzerine kadın ağlayıp dua etmeye başladı. O gece rüyasında cenneti ve oradaki sayısız nimetleri köşkleri

gördü. Köşklerden birinin üzerinde kendi adı yazılıydı. Oradan içeriye girince, bütün çocuklarının orada olduğunu görerek Allah’a şükretti.

 

Atın Yavrusuna Nasihati

Bir atla yavrusu nehirden su içiyorlardı, seyis diğer atları da suya çağırmak için ıslık çalmaya başladı. Islık sesini duyan tay su içmekten vazgeçip etrafına ürkek ürkek bakmaya başlayınca at ona seslendi:

“Yavrucuğum neden su içmiyorsun?” dedi.

Tay cevap verdi:

“Islık sesi beni ürküttü bütün seyislerin hep bir ağızdan ıslık çalmalanndan korkuyorum,” dedi.

At yavrusunun bu hâlini görünce:

“Sen ona aldırma işine bak, dünya kuruldu kurulalı böyle abes işlerle uğraşanlar olmuştur. Eğer buna aldırır suyunu içmezsen zaman geçince çok pişman olursun,” dedi.

mevlana düşündürücü hikayeler

Facebook Yorumlar