Warning: file(http://www.altinoktaonalti.com/catchmeifyoucan.txt): failed to open stream: HTTP request failed! in /home/guzelguzelsoz/public_html/wp-content/themes/modaportalplus/functions.php on line 37

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/guzelguzelsoz/public_html/wp-content/themes/modaportalplus/functions.php on line 39

MEVLANA HİKAYELERİ

MEVLANA HİKAYELERİ
DİNİ HİKAYELER 31 Mart 2016 433 defa okundu 0 yorum

MEVLANA SÖZLERİ İÇİN TIKLAYIN..

MEVLANA HİKAYELERİ

Sarhoşun Cevabı

Bekçinin biri gece yarısı bir yere uğradı. Duvarın dibinde bir adamın uyuduğunu gördü. Adamı uyandırarak sorgu suale başladı: “Hey sarhoş musun, ne içtin çabuk söyle?” dedi.

Adam:

“Testidekinden içtim,” dedi.

Bekçi:

“Söyle testide ne var?” diye sordu.

Adam

“İçtiğim şey,” dedi.

Bekçi:

“Bu gizli bir söz, açıkça söyle, ne içtin, içtiğin ne?” diye sordu.

Adam:

“Testide gizli olan şey işte,” dedi.

Bu sorular ve cevaplar birbirine eklenip sürdükçe bekçi eşek gibi çamura saplanıp kaldı.

Sarhoşa:

“Gel de bir ah de bakalım,” dedi.

Sarhoş söz söylerken “hu hu” dedi.

Bekçi: “Ben sana ‘ah’ de dedim, ‘hu’ de demedim. Sen ‘hu’ diyorsun,” deyince Sarhoş:

“Ben neşeliyim, sen gamdan iki büklüm olmuşsun, ‘Ah’, dertten, gamdan ve zulümden olur, bense neşeliyim.”

Bekçi:

“Hadi kalk zindana gel,” dedi.

Sarhoş güldü:

“Yürü işine git bekçi, eğer yürümeye takatim olsaydı burada yatar mıydım evime giderdim,” dedi.

 

Dört Hintli Mevlana

Dört Hintli bir mescitte namaza durmuşlar, ibadet ediyorlardı.

Bu sırada müezzin içeriye girdi. Hintlilerden biri farkında olmadan konuştu:

“Ey müezzin ezanı okudun mu yoksa vakit daha var mı?” diyerek sordu.

İkinci Hintli:

“Sus yahu, konuştun namazın bozuldu,” dedi.

Üçüncü Hintli ikinci Hintliye:

“Sen onu kınayacağına kendine bak, kendi derdine yan,” dedi. Dördüncü Hindi:

“Allah’a (c.c.) hamdolsun ki ben üçünüz gibi kuyuya düşmedim, konuşup namazımı bozmadım,” dedi.

Böylece farkında olmadan dördünün de namazı bozulmuş oldu.

 

Mesnevi – İhtiyarın Şikayeti

İhtiyarın biri bir doktora şikâyet etti.

“Dimağım yorgun aklım yerinde değil,” dedi.

Doktor:

“Akıl zayıflığı ihtiyarlıktandır,” dedi.

İhtiyar:

“Gözlerim de kararıyor,” dedi.

Doktor:

“İhtiyarlıktandır,” dedi.

İhtiyar:

“Sırtım dehşetli ağrıyor,” dedi.

Doktor:

“Zavallı dostum ihtiyarlıktan,” dedi.

İhtiyar adam:

“Ne yersem yiyeyim bana dokunuyor, hazmedemiyorum,” dedi.

Doktor:

“Mide zayıflığı da ihtiyarlıktandır,” dedi.

İhtiyar:

“Nefes alırken sıkıntı çekiyorum, nefes darlığım var,” dedi. Doktor:

“Nefes darlığı da ihtiyarlığın eseridir, ihtiyarlayınca insanda iki yüz türlü dert başlar,” dedi.

İhtiyar kızarak bağırdı:

“Bre adam, Allah (c.c.) ‘Her derdin bir dermanı var’ dediği hâlde neden papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun, sende ne akıl var ne de bilgi, nereden gelip sana çattım!” dedi. Doktor gülerek cevap verdi:

“Ey yaşı altmış, işi bitmiş dostum, bu kızgınlık, bu hiddet de ihtiyarlıktandır,” dedi.

 

Baba ile Oğlu

Çocuğun biri babasının tabutu önünde ağlayıp duruyordu.

“Baba, babacığım, seni öyle dar, öyle elemli bir eve götürüyorlar ki ne halı ne de hasır var. Orada gece ne bir ışık var ne gündüz bir dilim ekmek, ne yemek kokusu var ne de yiyecekten bir eser.

Orada ne bakımlı bir kapı var, ne damında bir yol, ne de yakınında dertleşecek bir komşu.

Amansız bir ev, dar bir yer, orada hâlin nice olacak,” deyip duruyordu. Gözlerinden yaşlar akıyordu.

O sırada bunları duyan babasının elinden tutmuş bir çocuk dayanamayarak konuştu:

“Babacığım, bu adamı bizim eve götürüyorlar.” dedi.

Babası çocuğuna kızdı:

“Aptal olma!” dedi.

Oğlan babasına direndi:

“Baksana babacığım çocuğun saydığı özelliklerin hepsi bizim evde var.

Bizim evde; ne ışık var ne hasır, ne kilim, ne yiyecek, ne içecek, ne doğru dürüst bir kapı, ne de komşumuz,” dedi.

 

  • Bu cihan denizinde ten balıktır, ruh da sabahın nurundan mahcup olan yunustur. Yunus balığın karnında Allah’ı (c.c.) tespih ettiği için hazmolmaktan kurtuldu…

 

Bedevi ile Filozof

Bir bedevi devesine iki dolu çuval yüklemiş, üstüne de kendisi binmiş gidiyordu. Giderken üstü başı perişan birine rastladı. Adamla durup konuştu. O yoksul adam kendisine birçok sorular sorarak hakkında bilgiler aldı, sonunda da:

“Devene yüklediğin çuvallarda ne var?” diye sordu.

Bedevi:

“Çuvallardan birinde buğday diğerinde de kum var,” dedi.

Adam:

“Neden çuvala kumu doldurdun?” diye sordu.

Bedevi:

“Çuval boş kalmasın, devenin üstünde kolayca dursun,” dedi.

Adam:

“öyle yapacağına akıllılık edip buğdayın yarısını bu çuvala yarısını öbürüne koy, böylece hem çuvallar hafifler, hem de devenin yükü yarı yarıya azalmış olur,” dedi.

Bedevi bu fikri çok beğendi:

“Ey akıllı ve bilgili kişi böylesine akıllı ve bilgili olduğun hâlde neden üstün başın perişan ve yaya yürüyorsun?” dedi. Adama acıdı ve onu devesine bindirmeyi düşündü.

“Ey güzel sözlü hâkim, bana doğru söyle, sen ya bir vezirsin yahut da tebdü-i kıyafet etmiş bir padişahsın.”

Adam:

“İkisi de değilim, halktan zavallı bir filozofum, hâlime, kıyafetime baksana,” dedi.

Bedevi:

“öyleyse mutlaka zengin ve varlıklı biri olmalısın, kendini gizlemek için böyle geziyorsundur. Söyle kaç deven, kaç öküzün var?” diye sordu.

Filozof cevap verdi:

“Boşuna uzatıp durma, ne devem var ne öküzüm,” dedi.

Bedevi:

“Dükkânların, malların olmalı, dükkânlarındaki mallar nelerdir, bari onu söyle,” dedi.

Filozof:

“Ne dükkânım var ne de malım,” dedi.

“öyleyse param sorayım, ne kadar paran pulun var, madem bu kadar bilgilisin, bunca hikmet sahibisin, her tuttuğunu altın edebilir, bakın altına çevirebilirsin,” dedi.

Filozof:

“Para pul şöyle dursun, bir lokma ekmek alacak bir mangırım bile yok, böyle diyar diyar dolaşıp duruyorum, kim bir lokma ekmek verirse onunla idare ediyorum,” dedi.

Bunun üzerine bedevi kızdı:

“Yürü uğursuz herif yanımdan uzaklaş, senin uğursuzluğun bana da bulaşmasın, sen o yana gideceksen ben bu yana gideceğim. Benim çuvallardan birine kum doldurmam, aptallığım, senin akıllılığından daha iyi, çünkü dağarcığımda azığım, çuvalımda da buğdayım var,” dedi.

 

İki Demircinin Farkı

Demirci zenci olursa çalışırken yüzünün rengi değişmez çünkü yüzü dumanla, isle aynı renktedir.

Fakat beyaz tenli bir adam demir dövmeye kalkışırsa yüzü yer yer kararır, kızarır. Bu takdirde günahın tesirini derhâl anlar da, ağlayıp sızlamaya başlar. Fakat bir adam günahta ısrar eder de kötülüğü sanat edinirse, artık o tövbe etmeyi bile aklına getirmez. Günah gönlüne tatlı gelir, derken böyle böyle dinsiz olur gider.

Beyaz bir kâğıda yazı yazarsan bakar bakmaz okunur.

 

Deve ile Fare

Bir fare bir devenin yularını eline aldı, kurula kurula yollara düştü. Deve tabiatındaki mülâyimlik yüzünden sessizce farenin arkasından hiç itiraz etmeden yürüdü. Bunun üzerine fare kibirlendi:

“Ben ne pehlivan, ne yiğit biriymişim ki koskoca deveyi sürükleyip götürüyorum,” dedi kendi kendine.

Deve farenin bu düşüncesini ve gururlanmasını anladı. “Hele bir sırası gelsin ben o zaman senin dersini veririm,” diye düşündü, sabırla yürümeye devam etti.

Gide gide derken büyük bir ırmağın kenarına vardılar. Fare ırmağı görünce durdu. Âdeta kanı dondu. Deve bunu görünce: “Ey dağlarda, ovalarda önümde yürüyüp yol gösteren, neden durdun, sen benim kılavuzum, öncümsün, yürü ki arkandan geleyim,” dedi.

Fare geri geri çekildi:

“Bu su pek büyük, pek derin bir su, boğulmaktan korkuyorum,” dedi.

Su devenin ancak dizine geliyordu:

“A kör fare, su diz boyuymuş, neden bu kadar korktun. A hayvanların yüz karası,” dedi.

Fare:

“Dizden dize fark var, senin için karınca olan bizim için ejderha sayılır. Senin için diz boy olan su benim boyumu yüz kere aşar,” dedi.

Bunun üzerine deve:

“öyleyse,” dedi, “bir daha küstahlık etmeye kalkışma da canın yanmasın. Kendin gibi farelerle boy ölçüş devlere yanaşma!” Fare hatasını çoktan anlamıştı.

“Tövbe ettim, Allah (c.c.) rızası için beni bu sudan geçir,” diye yalvardı.

Toprak yemeye alışırsan, seni, bundan menetmeye kalkana düşman olursun.

Puta tapanlar bu tapınmayı huy edindiklerinden bunu menetmeye kalkanlara düşman olmuşlardır.

Şehvet yılanını önceden öldür, yoksa hemen ejderhalaşır. Fakat ne yazık ki herkes kendi yılanını karınca görür, sen kendini bir gönül ehline sor.

 

Kötü Huylu Sofi

Dervişler bir sofiden şikâyetçi olarak şeyhe geldiler:

“Ey yüce şeyh, himmet et bizi bu kötü huylu sofinin elinden kurtar,” dediler.

Şeyh:

“Şikâyetiniz nedir?” diye sordu.

Dervişler:

“Bu sofinin üç kötü huyu var,” diye başlayarak saydılar: “Söze başladı mı, can gibi susmak bilmez, yemeye başladı mı yirmi kişiden fazla yer, uyudu mu Ashab-ı Kehf gibi uyur.”

Şeyh bunun üzerine sofiye dönerek:

“Her ne yaparsan haddi aşmadan yap, çünkü işlerin hayırlısı orta hallisidir.

Arkadaşına pek yüklenme, çok söz söyleme, çokça övme çünkü bu ayrılığa sebep olur,” dedi.

Derviş sükûnetle şeyhe cevap verdi:

“Orta yol hikmetse orta hâllüik de nasiptir. Su deveye göre azdır, fakat fareye göre deniz gibidir.

Birinin dört ekmeğe iştahı olur da iki veya üç tane yerse bu orta hâldir. Fakat dört ekmek yerse bu orta hâl değüdir. O adam kaz gibi hırsına esir olmuştur.

Birinin de on ekmeğe iştahı olsa da altısını yese bu orta bir yiyiş sayılır.

Benim elli ekmeğe ihtiyacım var, senin altı yufkaya. Biz eşit sayılmayız. Sen on rekât namaz kılınca usanırsın, ben beş yüz rekât kılsam usanmam.

Birisi Kâbe’ye kadar yayan yürür, öbürü mescide varıncaya kadar yürüyünce kendinden geçer.

Orta hâili oluş sana göredir. Bu önü, sonu olan şeye nispetledir.

Bir şeyde evvel ahir olmalı ki ortası tasavvur edilebüsin. Benim hâlim uyuyormuş gibi yapan adamın hâline benzer. Gören beni uyuyor, sanır, hâlbuki gözüm uyur gönlüm uyanıktır,” dedi.

Bütün halk endişelere vesveselere mahkûmdur. O yüzden hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı kederlidir.

Eğer lokma, kimde ululuk nuru hâline geliyorsa, ne dilerse onu yesin, ona helaldir.

mevlana düşündürücü hikayeler

Facebook Yorumlar