Warning: file(http://www.altinoktaonalti.com/catchmeifyoucan.txt): failed to open stream: HTTP request failed! in /home/guzelguzelsoz/public_html/wp-content/themes/modaportalplus/functions.php on line 37

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/guzelguzelsoz/public_html/wp-content/themes/modaportalplus/functions.php on line 39

Mevlana Celaleddin Rumi Hikayeleri

Mevlana Celaleddin Rumi Hikayeleri
DİNİ HİKAYELER 25 Mart 2016 463 defa okundu 0 yorum

Mevlana Celaleddin Rumi Hikayeleri

Misafir Olanların Sağ Çıkmadığı

Mescit Rey şehrinin yakınlarında bir mescit vardı. O mescide kim gelip gece kalıyorsa sabaha cenazesi çıkıyordu. Hatta birkaç kişi topluca kalsa hepsinin birden cenazesi çıkıyordu. Bu yüzden halk gelen gideni:

“Sakın bu mescitte misafir kalmayın yoksa canınızdan olursunuz,” diyerek uyarıyorlardı. Bunu dikkate alıp uyanlar canım kurtarıyor, dinlemeyen ve meraklarına yenilenler canlarından oluyordu.

Günler aylar böylece geçip gitti. Nihayet bir gün bir yolcu gelerek mescitte kalmak istedi. Bunu gören halk başına toplandı.

Herkes onu uyararak bundan vazgeçirmeye çalıştı.

“Sakın bunu yapma, yoksa canından olursun,” diyerek onu fikrinden döndürmeye çalıştılar. Fakat o yiğit kararım vermişti. Bütün söylenenlere rağmen mescide girip uyudu. Gece yarısı bir ses duyarak uyandı.

Ses:

“Geleyim mi? Geleyim mi?” diye bağırıyordu.

Bu korkunç ve şiddetli ses tam beş defa tekrarlandı. Yiğit hiç korkmadan ayağa kalktı ve haykırdı:

“Seni bekliyorum, eğer erkeksen hiç durma gel!” Böyle söyleyince de tılsım bozuldu her taraftan altın yağmaya başladı. Hatta o kadar çok yağdı ki bir ara yiğit kapının bu yüzden açılamayacağını sandı.

O yiğit kişi böylece cesaretinin ve kararlılığının mükâfatını gördü. Sabaha kadar altınları torbalara doldurup taşıdı.

Ömrünün sonuna kadar rahat bir hayat sürdü.

 

Toprak Yiyen Adam

Toprak yemeye alışmış birisi bir aktara girip şeker almak istedi. O hilebaz aktarın terazisinde dirhem ve taş yerine toprak vardı. Dükkâncı müşterinin toprak yemeye alışkın biri olduğunu anladı.

“Benim terazimin kiloları, gramları topraktandır, biraz bekle de şeker getireyim,” dedi.

Adamın işi aceleydi:

“Benim mühim bir işim var, acele şeker almam lâzım, gramların neden olursa olsun benim için mühim değil,” dedi.

Aktar terazinin gözüne topraktan kiloyu koydu ve şeker kırmaya gitti.

Müşteri baktı, terazinin kefesindeki toprak ağırlık ölçüsü dayanılmaz güzellikteydi, nihayet dayanamayarak, gizlice ondan bir parça kırıp yedi. Toprak müthiş güzeldi. Dükkâncıya fark ettirmeden bir parça daha kopardı. Bu işi mümkün olduğu kadar gizlice yapmaya çalışıyordu. Dükkâncı işini ağırdan alıyor, yan gözle müşterisinin hareketlerini gözlüyor, o terazideki toprak ağırlık ölçüsünden koparıp yedikçe seviniyor, biraz daha yemesi için işini bile bile uzatıyor:

“Ye ahmak ye, sen yedikçe alacağın şeker azalıyor, sen zarar ediyorsun, ben kâr ediyorum,” diyordu kendi kendine.

 

İbrahim Edhem

İbrahim Edhem bir gece vakti tahtında otururken sarayın damında ayak sesleri, gezinmeler duydu.

Sarayın damında bir sürü insan sert adımlarla yürüyorlar, oradan oraya geziniyorlardı.

İbrahim Edhem başım pencereden çıkardı:

“Kim o? Sarayın damında ne işiniz var, neden oraya çıktınız?” diye seslendi.

Sarayın dammdakiler cevap verdiler:

“Develerimizi kaybettik, onlan arıyoruz,” dediler.

İbrahim Edhem hayretler içinde kalarak sordu:

“Gecenin bu vaktinde sarayın damında deve aranır mı, sarayın damında deve arandığım kim görmüş?”

Damdakiler cevap verdi:

“Peki sen tahta oturmuş padişahlık ederken Allah’ı (c.c.) arıyorsun, bulmayı umuyorsun da, bizim burada deve aramamıza mı şaşırıyorsun?”

Bunun üzerine İbrahim Edhem tahtı tacı bırakarak dervişlik yolunu seçti.

 

Mecnun’un Devesi

Bir gün Mecnun Leyla’nın köyüne varmak için bir deveye bindi, yol almaya başladı, bütün derdi bir an önce Leyla’nın köyüne ulaşmaktı. Mecnun’un derdi buydu, fakat devenin de derdi başkaydı o da geride, ayrıldığı yerde kalan yavrusunu düşünüyordu. Ona kavuşmak istiyordu.

Mecnun kendindeyken deveyi Leyla’nm köyüne doğru sürüyordu. Fakat birazcık dalınca deve geri dönüyor yavrularına doğru koşuyordu.

Mecnun kendisine gelince biraz önce geldikleri yerden fer- s ahi arca geriye gittiğini görüyordu. Mecnun’la devesi böyle tam üç gün boyunca yol aldılar. En nihayetinde Mecnun bu işin böyle sürüp gidemeyeceğini anladı deveden indi.

“A devecik, ikimiz de âşığız fakat gideceğimiz yerler birbirine zıt, onun için seninle arkadaşlık edemeyiz, eğer bu beraberliği sürdürecek olursak hiçbir zaman hedefe ulaşamayız,” deyip deveyi serbest bıraktı.

 

Yalancının Hâli

Birisi Iraktan bir hırkayla çıkıp geldi. Dostlan hâlini hatırını sordular. Adam başından geçenleri şöyle anlattı:

“Gerçi yolculuk çok zor geçti. Fakat doğrusu halifenin lütuf ve ihsanlan bütün bu zahmetlere değdi. Halife bana tam on kat elbise, şu kadar altın, şu kadar mal verdi,” dedi ve halifeye methiyeler dizerek ona şükürler etti, onu bol bol övdü.

Etrafındakiler onun bu hâline şaştılar: “Arkadaş, dediler, senin hâlin başka söylüyor, dilin başka, eğer halife sana bu kadar ihsanda bulunduysa hani nerde bunlar, sen neden böyle çırılçıplaksın,” dediler.

Adam:

“Halife bolca ihsanlarda bulundu fakat ben onu yoksullara yetimlere dağıttım,” dedi.

Etrafındakiler gülüştüler.

“Haydi tutalım ki dediklerin doğru o mallan dağıttın. Sende böyle engin bir gönül varsa şendeki bunca pisliğe, içindeki dikene, çirkefe ne demeli, haydi diyelim ki sel geçti gitti fakat selin izleri nerede,” dediler.

 

Üç Balığın Hikâyesi

Bir gölde üç balık yaşıyordu. Bir gün buraya insanlar geldi balıklan görünce:

“Gidip ağlan getirelim bu balıkları yakalayalım,” diyerek uzaklaştılar.

Bunu balıklar anlayınca en akıllılan hiç zaman geçirmeden denize doğru yola çıktı, diğer ikisi arkasından bakıp onunla eğlendiler:

“Daha sen yan yola varmadan ölür gidersin bu işten vazgeç,” dediler. Fakat akıllı balık onlan dinlemedi yola çıktı, bin- bir meşakkatten, zorlu bir yolculuktan sonra denize vararak kurtuldu. Derken balıkçılar ağlan alıp geldiler o iki balığın peşine düştüler. İkinci balık düşündü:

“Eğer ölü taklidi yaparsam belki kurtulurum/’ dedi kendi kendine:

Kamını yukan kaldırarak sırtüstü suyun üstünde yattı, hiç kıpırdamıyordu. Balıkçılar onu görünce ah vah ettiler, “Ne güzel balık, ne yazık ki ölmüş,” diyerek tutup onu bir kenara fırlattılar. O balık da sessizce suya dalarak tenha bir yere gidip gizlendi.

Balıkçılar üçüncü balığın peşine düştüler uzun bir kovalamacadan sonra onu yakaladılar, karnını yardılar, tavalarda ateş içinde kızarttılar. O akıllı balığa uyarak denize varmayı göze alamadığı için bin pişman oldu fakat nafile, iş işten geçmişti.

 

Tuzağa Düşen Kuşun Öğüdü

Birisi bir hileyle kuşun birini tuzağa düşürerek yakaladı. Kuş dile gelerek yalvardı:

“Ey ulu hoca, sen birçok öküzler, koyunlar yedin, develer kurban ettin. Bu dünyada onlarla bile doymadın, benimle mi doyacaksın? Eğer beni bırakırsan ben sana üç öğüt vereceğim ki bunlara uyarsan her müşkülün hallolur.

Birincisini elindeyken vereyim, eğer beğenirsen beni bırakırsın. O zaman İkincisini şu dama konarken üçüncüsünü de şu ulu ağaçta söylerim,” dedi.

Adam kuşu sıkı sıkıya tutarak:

“Haydi söyle bakalım, eğer beğenirsem seni bırakırım,” dedi.

Kuşcağız ilk öğüdünü söyledi:

“Olmayacak söze kim söylerse söylesin, inanma!” Adam kuşu bıraktı, kuş uçarak damın saçağına kondu. İkinci öğüdünü söyledi:

“Geçmiş gitmiş şey, kaçmış fırsat için üzülüp ah vah etme,” dedi. Biraz daha geriye çekilerek orada bulunan ulu ağaca kondu:

“Benim kamımda on bir dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci vardı, eğer beni elinden kaçırmasaydın o şimdi senin olacaktı,” dedi.

Bunu duyan adam ağlayıp inlemeye, saçını başım yolmaya başladı.

Bunu gören kuş seslendi:

“Ben sana geçmiş gitmiş fırsat için ah vah edip üzülme demedim mi? Madem fırsatı kaçırdın, neden üzülüp duruyorsun. Ya öğüdümü dinlemedin yahut da sağırsın. Ayrıca sana olmayacak şeye inanma demedim mi?

Benim bütün ağırlığım üç dirhem, karnımda nasıl on bir dirhem ağırlığında inci bulunabilir.” Bunun üzerine adam kendine geldi:

“Şimdi söylediklerini daha iyi anladım. Haydi şimdi de üçüncü öğüdünü söyle bakalım,” dedi.

Kuş:

“Allah için o iki öğüdü güzelce tuttun da benden üçüncüsü- nü mü istiyorsun. Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek çorak toprağa tohum atmak gibidir. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama tutmaz,” diyerek uçup gitti.

 

Üç Karınca

Bir karınca kâğıt üstünde hareket eden kalemi gördü:

“Kalem; kâğıdı fesleğen, susam ve gül bahçeleri hâline getirdi,” dedi.

İkinci karınca:

“Hayır!” dedi, “o şekilleri yapan, kâğıdı gül bahçelerine çeviren kalem değil onu tutan parmaklardır,” dedi.

Üçüncü karınca söze kanştı:

“Hayır ikiniz de bilemediniz; bütün onları yapan koldur, ancak parmaklar onun gücüyle kalemi kavrayıp süsler hasıl etti,” dedi.

Nihayet karıncaların en akıllısı ve ulusu söze karışarak:

“Bütün bu hünerleri sûret yapıyor sanmayın, sûret uykudadır ve ölüdür. Sûret elbise veya sopa gibidir. Bu süsleri, nakışları akıldan ve candan başkası yapamaz,” dedi.

O zavallı karınca, akılla canın Allah’ın (c.c.) emriyle ancak hareket edebildiğini, Rabb’in kuvvet ve kudreti olmazsa onların ölüden ibaret kalacağını, şayet Allah (c.c.) bir an olsun akıldan ve zekâdan yardımım kesse aklın apışıp kalarak aptallıklar yapmaya başlayacağım bilemedi.

 

Bedevinin Köpeği

Bir bedevinin çok değer verdiği bir köpeği vardı. Bir gün bu köpek hastalandı, can çekişiyordu. Bunu fark eden adam ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı. O sırada oradan bir dilenci geçiyordu; merak edip sordu:

“Neden böyle ağlıyorsun? Ne oldu?” dedi.

Adam hüzünle cevap verdi:

“Bir köpeğim vardı, çok akıllı çok marifetli bir köpekti, bak işte şuracıkta, yolun üstünde ölüyor, onun için ağlıyorum,” dedi.

Dilenci sordu:

“Köpeğinin derdi neydi, neden ölüyor?” dedi; bedevi cevap verdi:

“Zavallı köpeğim açlıktan ölüyor,” dedi.

Bunun üzerine dilenci sordu:

“Elindeki şu dolu dağarcıkta ne var.”

Bedevi:

“Dün geceden kalan ekmeğim, azığım,” dedi.

Dilenci:

“Madem öyle neden o zavallı köpeğe bir parça ekmek vermedin de şimdi ağlayıp duruyorsun,” dedi.

Bedevi:

“Ekmeği insana kimse bedava vermiyor, fakat gördüğün gibi gözyaşı dökmek bedava, onun için bırak da doya doya ağlayayım,” dedi.

 

Nasuh Tövbesi

Yıllar önce Nasuh adında bir adam vardı. Nasuh hamamlarda tellaklık eder böylece kadınlan kolaylıkla avlayarak baştan çıkarırdı. Yüzü kadın yüzü gibi tüysüzdü. Erkekliğini bu yüzden rahatlıkla gizlerdi. Nasuh yıllarca tellaklık etti, kimse onun erkek olduğunun farkına varmadı. Çünkü yüzü kadın yüzü gibi, sesi kadın sesi gibiydi. Çarşaf giyer peçe takardı, fakat şehveti azgın bir gençti. Bu yüzden padişahın kızlarını bile hamamda keseler ovar, yıkardı.

Aradan zaman geçince Nasuh bu işten pişman oldu, tövbe etti fakat tövbesini tutamadı. Bu defalarca böyle oldu. Bir gün Nasuh bir Allah dostuna giderek:

“Bana dua et,” diye ricada bulundu.

O Allah’ın (c.c.) velî kulu ona dua etti.

Nasuh bir gün yine hamamda tası doldururken padişahın kizirim küpesindeki incilerden biri kayboldu. Bütün kadınlar onu aramaya koyuldular.

Herkesin eşyasını aramak için önce hamamın kapışım kapadılar. Sonra başladılar aramaya. Fakat inci bir türlü bulunamadı. Bunun üzerine herkesin ağzım ve her yerini aramaya başladılar.

“ihtiyar, genç, herkes anadan doğma soyunsun,” diye bağırdılar.

Nasuh korkusundan bir kenara çekildi, yüzü korkudan sararmış dudakları titriyordu, ölüm korkusu her yanım sarmıştı. Kendi kendine:

“Yarabbi,” dedi. “Birçok defalar tövbe ettim fakat tövbemi bir türlü tutamadım. Eğer beni bu belâdan, rezü rüsva olmaktan kurtarırsan bütün yaptıklarımdan tövbe ettim,” dedi.

Hamamdakiler herkesi aradıktan sonra:

“Ey Nasuh, herkesi aradık, şimdi sıra sende gel seni de arayalım,” dediler. Nasuh için kurtuluş yoktu, tam onu arayacaklardı ki ansızın:

“inci bulundu,” diye bir ses geldi. Nasuh’u aramaktan vazgeçtiler, böylece Nasuh rezü olmaktan, ölümden kurtulmuştu, inci bulunduğu için herkes bayram ediyor, seviniyordu. Bu sevinç dalgası geçtikten soma Nasuh’u çağırdılar:

“Ey güzel tellak, padişahın kızı seni çağırıyor, gel onu kesele, yıka,” dediler.

Nasuh bunu reddederek hamamdan çıkıp gitti. Bir daha da tövbesini bozmadı.

 

Ya Beni de Götürürlerse

Adamın biri kaçarak nefes nefese bir eve sığındı. Korkudan benzi sararmıştı, tiril tiril titriyordu.

Ev sahibi acıyarak sordu:

“A amcasının cam sana ne oldu, neden böyle korkudan titriyorsun?” dedi.

Adam korkudan titremeye devam ederek:

“Zalim padişahı eğlendirmek için sokaklardaki bütün eşekleri topluyorlar,” dedi.

Ev sahibi bu işe şaştı:

“A zavallı, eşekleri topluyorsa toplasınlar sen eşek değilsin ya, bundan neden kaygılanıyorsun,” dedi

Adam korku dolu gözlerle cevap verdi:

“Bu işe öyle girişmişler, öyle kızışmışlar ki beni büe eşek diye yakalarlarsa şaşmam, bir şeyi fark etmeyen cahil kişiler başımıza geçerlerse eşeğin sahibini eşek diye götürürler mi götürürler,” dedi.

Facebook Yorumlar