Warning: file(http://www.altinoktaonalti.com/catchmeifyoucan.txt): failed to open stream: HTTP request failed! in /home/guzelguzelsoz/public_html/wp-content/themes/modaportalplus/functions.php on line 37

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/guzelguzelsoz/public_html/wp-content/themes/modaportalplus/functions.php on line 39

Mesnevinin Kısa Hikayeleri – Mevlana’dan Hikayeler

Mesnevinin Kısa Hikayeleri – Mevlana’dan Hikayeler
DİNİ HİKAYELER 29 Mart 2016 452 defa okundu 0 yorum

Mesnevinin Kısa Hikayeleri – Mevlana’dan Hikayeler

Sağırın Hasta Ziyareti

Bir gün anlayışlı yol yordam, hâl hatır bilen bir zat bir sağıra:

“Komşun hasta,” diye haber verdi.

Bunun üzerine sağır düşündü ve kendi kendine:

“Bu sağır kulaklarla komşumun sözünü anlamam mümkün değil, fakat yine de gitmek lâzım, gitmezsem olmaz,” diye düşündü. Sonra kendi kendine şöyle dedi:

“Hastayı ziyarete giderim ona: ‘Ey benim sevgili dostum nasılsın? derim, o zaman elbette ki ‘İyiyim’ yahut da ‘Hoşum, şükürler olsun’ diye cevap verecek. Ondan sonra: ‘Ne çorbası yedin?’ diye sorarımm. O da:

‘Mercimek çorbası,’ diye cevap verecek, o zaman ben de:

‘Afiyet olsun,’ dedikten sonra ‘hekimlerden kim geliyor, seni kim tedavi ediyor?’ diye soranm. O:

‘Filan hekim/ deyince:

‘O hekimin ayağı çok uğurludur, çok da ustadır, o geldi mi işin yolunda demektir. Biz de onu denedik, neye elini sürerse, kimi tedavi ederse onun işi tamam demektir/ derim/’

Sağır kafasında sorulan ve cevapları kurarak komşusunu ziyarete gitti; selâm verdi:

“Nasılsın komşum?” diye sordu.

Komşusu inleyerek:

“Ölüyorum,” dedi.

Sağır daha önce düşündüğü ve tasarladığı gibi:

“Çok şükür,” deyince buna hastanın canı çok sıkıldı.

“Bu ne biçim komşu, galiba benim kötülüğümü düşünüyor,” diye düşündü. Tam bu sırada:

Sağır devam etti:

“Ne yedin?” diye sordu.

Hasta kızgınlıkla:

“Zehir!” dedi.

Sağır sükûnetle:

“Afiyet olsun,” dedi. Bunun üzerine hasta iyice sinirlendi, fakat sesini çıkarmadı, sağır devam etti.

“Tedavi için hekimlerden kim geliyor?” dedi.

Artık dayanamayan hasta:

“Başımdan defolup git be adam, kim gelecek Azrail geliyor!” diye bağırdı.

Bunun üzerine sağu:

“Ha o mu, onun ayağı çok uğurludur, artık üzüntüyü bırak sevin, neşelen,” dedi.

Artık hastanın üzüntüsünün sınırı yoktu, âdeta kahrolmuştu. Sağır, komşuluk hakkını ödedim, hasta komşumun hâlini hatırını sordum diye sevinerek dışarı çıktı.

Hasta bu sırada:

“Bu adam benim düşmanımmış, kötülüğümü istiyormuş, bugüne kadar anlayamamışım,” diye düşünüyordu.

 

Aradan Perde Kalkınca

Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:

“Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur, dediler.

Buna karşılık Rumlar da:

“Hayır, bu iddianız doğru değildir, biz daha mahir kişileriz.” dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:

“Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru,” dedi.

Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.

Çinli ressamlar:

“Bize bir oda verin, bir oda da siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin,” dediler.

Kapılan karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.

Çinliler padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hâzinesini açtı.

Çinlilere her sabah hâzineden boyalar verilmekte, onlar da bu boyalarla çeşitli resimler, süsler yapmaktaydı.

Rum ressamlan ise:

“Pas giderilmeden ne boya işe yarar, ne de resim,” diye düşünüyorlar, ha bire her yeri cilalayıp duruyorlardı.

Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular. Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hâl aldı.

Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı sevinç içindeydiler.

Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların odasına girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalâde şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulunduktan odaya girdi. Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıklan odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.

Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda dille tarifi mümkün olmayan bir hâldeydi ve bu hâliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular.

 

Lâhavle Yiyen Eşek

Bir sofi seyahate çıktı, dönüp dolaşırken yolu bir tekkeye uğradı, gece orada misafir oldu. Binip dolaştığı eşeğini ahıra bağlayarak geçip oturdu. Oradakilerle sohbete daldı, zikir etti. Zikir sona erince yemek ikram edildiğinde sofi hayvanını hatırladı. Hizmetçiye:

“Ahıra git hayvanıma saman ve arpa ver, hayvan aç kalmasın,” dedi.

Hizmetçi başını sallayarak:

“Lâhavle, bunu söylemeye ne lüzum var, bu benim asli görevim, her zaman yaptığım bir iş,” dedi.

Sofi:

“Önce arpayı ıslat, çünkü eşek karttır, dişleri sağlam değil,” dedi.

Hizmetçi:

“Lâhavle, bana bunu söylemenize gerek yok, ben bu işlerin ustasıyım,” dedi.

Sofi:

“Önce eşeğin semerini indirip sırtına ilaç koy, yaraları iyileşsin,” dedi.

Hizmetçi:

“Lâhavle, bu ne biçim söz, elbette bunun en iyi şekilde nasıl yapılacağım ben bilirim,” dedi.

Sofi:

“Eşeğin yerini süpür taş toprak kalmasın, eğer yeri ıslaksa kuru toprak ser,” dedi.

Hizmetçi buna da bir “lâhavle” çekerek cevap verdi. Hasılı sofi her ne dediyse hizmetçi bir “lâhavle” çekerek o işi en iyi kendisinin bildiğini ve en güzel şekilde yapabileceğini söyledi. Kalkıp gitti, fakat ahıra uğramadı. Arkadaşlarının yanına giderek sofinin söyledikleriyle alay edip güldü.

Sofi yatıp uyuyunca gece rüyasında hep eşeği gördü. Eşeği bazen kurt parçalıyor, bazen de yolda giderken bir kuyuya yahut da bir çukura düşüyordu.

Sofi sabaha kadar bu kötü rüyalarla uğraştı durdu. Fakat yapacak bir şey yoktu.

Sofinin eşeği çok kötü bir durumdaydı bu sırada. Zavallı eşeğin palanı ters dönmüş; taş toprak içinde aç susuz yatıyordu.

Sabah olunca hizmetçi geldi, eşeğin palanını düzeltti, birkaç sopa indirdi, eşek can acısıyla sıçrayıp kalktı.

Sofi eşeğe binip kervana katıldı, biraz sonra eşek takatsizlikle yüz üstü düşmeye başladı. Herkes eşeği hasta sandı.

“Ey sofi! Hani sen dün bu eşek böyle iyidir; şöyle iyidir diyordun, buna ne oldu da böyle oldu?” dediler.

Sofi durumu anlamıştı:

“Sormayın dostlar, dedi. Geceleyin sabaha kadar ‘lâhavle’ yiyen eşeğin hâli böyle olur. Geceleyin eşek ‘lâhavle’ tespihi çekerse gündüz de böyle secde eder,” dedi.

 

 Mesnevi Eşek Gitti Hikayesi

Sofinin biri gelerek bir tekkeye misafir oldu. Eşeğini götürüp ahıra bağladı yemini suyunu kendi eliyle verdi.

O tekkede bulunan sofiler yoksul kimselerdi. Toplanıp aralarında konuştular, misafire ikram etmek gerekti, kendileri de açtı.Neticede eşeği satmaya karar verdiler. Hemen eşeği satıp yiyecek aldılar, mumları yaktılar. “Tekkede bu gece yemek var, sema var!” diye ortalığa bir velvele düştü.

Yemek yendi, sema başladı, sofiler coştukça coştular. Semanın en heyecanlı yerinde çalgıcı “Her berfet -Eşek gitti” diye bir nağme tutturdu. Dervişler de buna uyarak hep bir ağızdan “Her berfet” diye söyleyip oynamaya başladılar. Bu nağme eşeğin sahibi olan o sofinin de hoşuna gitti Herkesten daha fazla el çırpıyor ve “Her berfet, Her berfet, Ey puser her berfet -Ey oğul eşek gitti” diyordu.

Gece yansından sonra sema bitti sofiler birer ikişer dağılıp gittiler.

Sabahleyin o soficik kalktı, eşyalarım topladı eşeğine yükleyip yola koyulacaktı. Ahıra gidince eşeği yerinde bulamadı, önce “Belki hizmetçi suya götürmüştür,” diye düşündü. Bir müddet bekledi. Hizmetçi gelince ona eşeğini sordu. Hizmetçi:

“Eşek satıldı. Eşeği satıp akşamki ziyafeti tertip ettiler,” dedi.

Sofi kızdı:

“Siz kimin malım kime satıyorsunuz, bu ne adaletsizlik, böyle şey olur mu? Neden bana haber vermedin?” diye çıkıştı.

Hizmetçi boynunu büktü.

“Bana kızmayın efendim. Size haber vermek üzere gelince baktım ki siz herkesten çok “Her berfet -Eşek gitti” diye bağırıyorsunuz. O zaman siz biliyorsunuz, haberiniz vardır, diye düşündüm ve söylemekten vazgeçtim,” dedi.

Bu cevap karşısında sofi söyleyecek söz bulamadı.

 

Zünnûn-ı Mısrî’nin Tımarhaneye Düşmesi

Zünnûn-ı Mısrî’nin başına bir hâl geldi. Bu hâl onda yeni yeni coşkunluklar, yeni yeni cezbeler meydana getirmekteydi Bunu anlamayan gafiller ondan rahatsız oldular. Nihayet Zünnûn’u tımarhaneye attılar.

Bunu duyan dostlan onu ziyarete gittiler. Zünnûn onlara bağırdı:

“Siz kimsiniz, neden geldiniz?” dedi.

Onlar sükûnetle cevap verdiler:

“Biz senin dostlarınız, buraya hâlini, hatırım sormak için geldik,” dediler.

Zünnûn bunun üzerine onlara saldırdı, üzerlerine taş, toprak atmaya, onlara sopa sallamaya başladı. Her biri korkusundan bir yana kaçtı, ardından Zünnûn bir kenarda durup gülmeye başladı.

“Neden böyle kaçıp her biriniz bir köşeye sığındınız. Hani dostlarımdınız. Dostun eziyeti dosta ağır gelir mi, dostluğun alâmeti dosttan gelen zorluğa katlanmak değil midir?” dedi.

Kalpte her an başka başka şeyler baş gösterir, insan bazen şeytanlaşır, bazen melekleşir, bazen tuzak kesilir, bazen de yırtıcı hayvan.

İnci nedir ki? Bir katrede gizlenmiş bir deniz, bir zerreye sığınmış güneş.

Mademki hırsızlık ediyorsun bari lâtif bir inciyi çal, mademki hamallık ediyorsun bari değerli bir yük taşı.

 

Mevlana Ayının Dostluğu Hikayesi

Bir ejderha bir ayıyı yakalamak üzere sıkıştırmıştı. Bu sırada oradan geçen bir er ayının feryatlarını duyup yardımına koştu. Aklını ve gücünü kullanarak ejderhayı yendi, ayıyı kurtardı.

Ayı gördüğü bu iyilik karşısında o babayiğidin peşini bırakmadı, tıpkı sadık bir köpek gibi onu takip etmeye başladı.

Bir gün yiğit hastalanıp yatağa düştü. Ayı da başmda beklemeye başladı. Oradan geçen biri yiğidin hâlini sordu. Sonra da: “Bu ayınım senin yanında ne işi var?” diye sordu.

Yiğit ejderha hikâyesini anlattı. Adam:

“Ahmağın dostluğu düşmanlıktan beterdir, sen bu ayıya güvenme, ne yapacağı belli olmaz,” dedi.

Yiğit:

“Bunu kıskançlığından söylüyorsun, baksana zavallı hayvanın sevgisine,” dedi.

Adam:

“Ahmağın sevgisi aldatıcı bir sevgidir, buna inanma!” dediyse de dinletemedi.

Yiğit ayıdan vazgeçmedi.

Bir müddet sonra yiğit uyudu. Bir sinek gelip yiğidin yüzüne kondu. Ayı onu kovaladı. Ayı kovaladı, sinek geldi. Buna sinirlenen ayı koca bir kaya parçasını aldı uyuyan yiğidin yüzüne konan sineği öldürmek için kayayı fırlattı. Kaya adamın yüzünü parçalayıp beynini dağıttı.

Böylece ayı iyilik yapayım derken yiğidi öldürdü.

  • Aptalın sevgisi, ayının sevgisidir; kini sevgidir, sevgisi kindir.

 

Deli ile Calinus

Calinus bir gün talebelerine:

“Bana falan ilacı getirin içeceğim,” dedi.

öğrencileri itirazda bulundular:

“Efendim,” dediler. “O ilaç deliler içindir. Hâlbuki siz bir dâhisiniz.”

Calinus:

“Bugün bir deli önce yüzüme baktı, sonra bana göz kırptı. Daha sonra da üstümü başımı yırttı. O deli eğer bende kendine benzer bir yön bulmasaydı bana bunu yapmazdı. Hiç kimse kendi cinsinden olmayana musallat olmaz, iki kişi birbirine sataştı mı ar alarmda mutlaka bir ortaklık aramak lâzımdır,” dedi.

 

Karga ile Leyleğin Arkadaşlığının Sebebi

Akıllı bir kişi dedi ki:

“Bir gün yazıda bir karga ile bir leyleğin birlikte uçtuklarını görüp merak ettim ve bu arkadaşlıklarının sırrını aramaya karar verdim.

Yanlarına yaklaşınca her ikisinin de topal olduğunu hayretle gördüm,” dedi.

 

Bahçıvanın Hilesi

Bir bahçıvan bahçesine üç tane hırsızın girdiğini gördü. Bunlardan biri fakih, birisi bir şerif, biri de sofiydi. Oçü de aynı ayarda hafifmeşrep ve vefasız kimselerdi.

Bahçıvan düşündü. “Bunların üçüyle birlikte tek başıma başa çıkamam, önce bunlan birbirinden ayırayım,” dedi.

Bahçıvan önce sofiden başladı.

“Eve git de bu arkadaşlar için bir kilim, oturacak bir şey getir dedi.

Sofi ayrılınca diğer ikisinin yanma vardı, fakihe:

“Sen bir fakihsin, bizler, senin ilmin sayesinde dinimizi öğrenip ona göre hareket ediyoruz. Bu da ünlü bir şerif, Peygamber soyundan bir şehzade efendimiz. Bu pisboğaz sofi de kim oluyor ki sizin gibi ulu kişilerle arkadaş olabiliyor. Onu savın gitsin sonra istediğiniz kadar benim bahçemde kalıp yiyin için,” dedi.

Böylece onları kandırdı.

Sofi gelince iki arkadaşı onu savdılar. Sofinin gittiğini gören bahçıvan koca bir sopayla ardına düştü:

“Ey köpek sofi, sen hangi cesaretle benim bahçeme giriyorsun? Hangi şeyh, hangi pir sana yol gösterdi,” diyerek sofiyi tenhada güzelce bir dövdü, başını yardı.

Sofi giderken:

“Benim sıram geçti, fakat sıra o iki arkadaşımda, siz de benim gördüğümü görecek, yediğimi yiyeceksiniz,” diye söylendi

Bahçıvan sofiden kurtulunca, diğer ikisinin yanına döndü. Şerife:

“Ey şerif eve git, kuşluk yemeği için pişirttiğim yufka ekmeklerini ve kızarttığım kazı getirmelerini söyle,” dedi.

Şerif gidince bahçıvan fakihe:

“Ey yüce kişi. Sen güngörmüş bir insansın, her şeyi görür anlarsın, o şerifim diyen ne olduğu bilinmezin, doğru söylediği nereden belli, onunki boş bir iddia, anasının ne halt yediğini kim bilir. Zaten birçok ahmak asılsız olarak kendilerinin Hazre- ti Ali’nin ve Peygamberdin (s.a.s.) soyundan olduğunu iddia ederler,” dedi. Daha birçok sözler söyleyerek fakihi kandırdı. Fakıh, şerifin ardından giderek ona:

“Ey eşek, buraya seni kim davet etti? Hırsızlık sana Peygamberden mi miras kaldı?” diyerek çok acı sözler söyledi.

Şerif de gittikten sonra bahçıvan fakihe döndü:

“Ey utanmaz adam, eli kesilesice, bağlara girmek, başkasının malım talan etmek caiz midir, bunu nereden okudun?” diyerek fakihi de güzelce bir dövüp bağdan kovdu.

Facebook Yorumlar