MESNEVİDEN KISA HİKAYELER

MESNEVİDEN KISA HİKAYELER
DİNİ HİKAYELER 28 Mart 2016 258 defa okundu 0 yorum

MESNEVİDEN KISA HİKAYELER

Beni Hatırla

Bir padişah bir dervişe: “Allah’ın (c.c.) huzurunda kendinden geçip yüce Allah’ın tecellisine mazhar olduğun zaman beni hatırla,” dedi.

Bunun üzerine derviş:

“O zaman olunca ben kendimi bile hatırlayamıyorum, seni nasıl hatırlayayım,” dedi.

 

Padişahın Oğlu

Padişahın birinin aptal bir oğlu vardı. Padişah bunu hünerler öğrensin diye hüner sahibi bir topluluğa teslim etmişti. O hünerli kişiler yıldız ilmi, remil ve bunun gibi bilgileri bu çocuğa öğrettiler.

Çocuk son derece aptal olduğu hâlde bu bilgileri tamamen öğrenip bu hususta usta oldu.

Çocuğu padişahın huzuruna getirdiler. Padişah oğlunun bilgisini ve hünerlerini denemek istedi. Avucuna bir yüzük sakladı: “Bil bakalım avucumda ne var,” dedi.

Çocuk biraz düşündükten sonra:

“Avucundaki sarı, yuvarlak, içi boş bir şeydir,” dedi.

Padişah sevindi:

“Alametlerini doğru bildin, hemen ne olduğunu da söyle,” dedi.

Çocuk; sevinerek şöyle dedi:

“Avucundaki kalbur olmalı.”

 

 

Hz. İsa ve Hz. Yahya HİKAYESİ

Hz. Isa (a.s.) çok gülerdi, Hz. Yahya (a.s.) ise çok ağlardı.

Hz. Yahya, Hz. Isa’ya:

“Sen yüce Allah’ın (c.c.) azabından emin olduğun için mi bu kadar gülüyorsun,” dedi.

Bunun üzerine Isa (a.s.):

“Sen de yüce Allah’ın (c.c.) ince, latif ve garip lütfundan bihaber olduğun için mi bu kadar ağlıyorsun,” diye söyledi.

 

Leyla’nın Aşkı

Padişahın biri bir gün Mecnun’u çağırarak onu azarladı.

“Sen nasıl adamsın! Ne oldu sana ki evini aüeni bir Leyla yüzünden terk edip dağlara, çöllere düştün?

Leyla da ne oluyor, sana öyle güzeller göstereyim ki Leyla onların yanında güneşin yarımdaki mum gibi kalır,” dedi.

Emrindeki güzelleri topladı, Mecnun’a:

“Bak da gözün güzel görsün, hangisini beğenirsen sana bağışlayacağım,” dedi.

Mecnun başını önüne eğip öylece durdu. Başım kaldırıp hiçbirine bakmadı. Padişah bu hâli görünce:

“Neden başım kaldırıp bakmıyorsun, bak beğen, beğendiğini sana bağışlayayım, neden bakmıyorsun,” dedi.

Mecnun derin bir ah çekerek şöyle dedi:

“Leyla’nın aşkı kılıcım çekmiş başucumda duruyor, başımı kaldırdığım an boynumu vuracak, onun için başımı kaldıramıyorum.”

 

Bakkal ve Papağanın Hikayesi

Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli ve çok iyi konuşan bir papağanı vardı.

Bu papağan dükkânın âdeta bekçiliğini üstlenmişti; gelenlere güzel nükteler söyleyip, şakalar yapardı.

Tıpkı bir insan gibi konuşmasının yanında ayrıca çok güzel de öterdi.

Bakkal bir gün evine gitmişti. Papağan da her zaman olduğu gibi dükkânı bekliyordu. O sırada bir fareyi kovalayan bir kedi dükkândan içeriye daldı. Korkudan ne yapacağını şaşıran zavallı papağan oradan oraya kaçarken gül yağı şişesini devirdi ortalığı birbirine kattı. Biraz sonra evinden dönen dükkân sahibi durumu görünce çok kızdı ve kızgınlıkla papağanın başına vurdu. Vurunca da olan oldu; papağanın dili tutuldu, başındaki tüyler döküldü. Zavallının başı kel oldu. Günler geçti fakat papağan bir türlü konuşmadı.

Bakkal yaptığına bin pişman oldu. Ah vah ederek saçım sakalını yoldu:

“Elim kırılsaydı da zavallı kuşa vurmasaydım,” diye kendi kendine söyleniyor, kuşu yeniden dile gelsin diye yoksullara sadakalar veriyordu. Aradan üç gün üç gece geçti fakat kuş hiç konuşmadı. Bakkal bu kuş artık konuşmayacak diyerek üzüntüyle kara kara düşünüyordu. O sırada başı kabak gibi tamamen tüysüz biri geçiyordu. Bunu gören papağan hemen dile gelerek konuşmaya başladı:

“Ey kel, neden öyle kel oldun, yoksa sen de mi gül yağı şişesini döktün?” diye seslendi. Bunu duyan herkes gülmeye başladı. Çünkü papağan gördüğü bu adamın da kendisi gibi gül yağı şişesini devirip kırdığını, bu yüzden sahibinin onun da başına vurarak saçlarının dökülmesine sebep olduğunu sanmıştı.

 

Leyla’nın Cevabı Mevlana

Padişahın biri Mecnun’un aşkından deli divane olup çöllere düştüğü Leyla’yı çok merak eder. Leyla’nın bulunup huzuruna getirilmesini emreder. Leyla’yı bulup getirirler. Padişah Leyla’yı görünce hayretler içinde kalıp sorar:

“Mecnun’un aşkından deli divane olup dağlara çöllere düştüğü Leyla sen misin? Senin öyle fevkalâde bir güzelliğin olmadığı gibi, sıradan bir kadından da hiçbir farkın yok. Hâl böyle iken nasıl olur da Mecnun senin için deli divane olur?”

Leyla hiç tereddüt etmeden cevap verir:

“Padişahım sus! Çünkü sen Mecnun değilsin. Bendeki güzelliği görebilmen için sende Mecnun’un gözlerinin olması ve bana Mecnun’un gözleriyle bakman gerekir,” der.

Padişah bu haklı sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamaz, susup kalır.

 

Mevlana’nın Aslan ile Tavşan Hikayesi

Güzel bir vadideki av hayvanları aslanın korkusundan ıstırap içindeydiler. Toplanıp bir araya geldiler:

“Varalım aslana teklif edelim, onun günlük yiyeceğini gönderelim. O da bizi avlamaktan vazgeçsin,” dediler.

Aslanın huzuruna gidip durumu söylediler. Aslan:

“Eğer hile yapmayacağınıza, sözünüzde duracağınıza emin olsam buna razı olurum. Fakat ben size güvenmiyorum, onun için de kendi rızkımı kendim arayacağım, avlanmaya devam edeceğim,” dedi.

Hayvanlar aslanın huzurunda sözler verip yeminler ettiler, binbir diller dökerek aslanı sonunda razı ettiler.

Her gün kura çekiliyordu, kime isabet ederse o aslana kendi ayağıyla gidip teslim oluyor, diğerleri de böylece rahat ediyordu.

Tilki, geyik, çakal derken sıra tavşana geldi. Tavşana sıra gelince de tavşan yan çizmeye:

“Bu zulüm daha ne kadar sürecek,” demeye başladı. Diğer hayvanlar toplanıp:

“Yapma etme, bu kadar zamandır sözümüzde durduk, yeminimizi tuttuk. Eğer sen bunu bozarsan aslan hepimizi perişan eder,” dediler.

Tavşan:

“Siz merak etmeyin, ben aslana öyle bir oyun oynayacağım ki ebediyen ondan kurtulacağız. Yeter ki siz bana güvenin,” dedi.

Diğer hayvanlar tavşanın ne yapacağım, aslana nasıl bir oyun oynayacağını merak edip öğrenmek için çok çalıştılar. Fakat tavşan onlara sırrıNI söylemedi.

Tavşan bir hayli geciktikten sonra aslanın huzuruna vardı. Aslan acıkmış, hayvanların sözlerini tutmadıklarıNI, anlaşmayı bozduklarını düşünerek kızmış, kükreyerek pençesiyle yeri kazıp duruyordu. Tavşanın yavaş yavaş geldiğini görünce iyice sinirlendi:

“Bre neredesin, neden geciktin!..” diye çıkıştı.

Tavşan:

“Efendimiz, eğer dinlemek lütfunda bulunursanız gecikmemin çok mühim bir sebebi var, arz edeyim,” dedi.

Aslan daha da sinirlendi:

“Ahmağın özrü kabahatinden büyük olur, nasıl bu kadar gecikirsin?” diye kükredi.

Tavşan yumuşak yumuşak yalvararak aslanı mazeretini dinlemeye razı etti. Sonunda aslan:

“Söyle bakalım neden geciktin?” diyerek sordu.

Tavşan söze başladı:

“Efendim, sabahın seher vakti yola çıktım, yanımda da benden daha şişman, daha etli tam ağzınıza layık bir tavşan arkadaşım daha vardı. Yolda gelirken bir aslan yolumuzu kesti, biz yalvardık yakardık: “Yapma, biz efendimiz kralımızın yemeğiyiz, ona gidiyoruz, bizi yolumuzdan alıkoyup geciktirme,” dedik dinlemedi.

“Sizin padişah dediğiniz de kim oluyor, o benim ayağımın tozu bile olamaz,” diyerek size hakaretlerde bulundu. Arkadaşımı yakaladı, ben de kaçarak izimi kaybettirip gelene kadar zaman geçti, o yüzden geciktim,” dedi.

Bunu duyan aslanın aklı başından gitti:

“Çabuk beni o kendini bilmezin yanma götür,” diye kükredi.

Tavşan önde, aslan arkada bir hayli zaman yürüdüler, büyük ve derin bir kuyuya yaklaştıklarında tavşan geri kalmaya başladı. Bunu gören aslan iyice sinirlendi.

“Neden geride kalıyorsun, ilerle, yanıma gel,” diye emretti.

Tavşan:

“Yüce sultanım, o zalim aslan şu ilerdeki kuyuda yaşıyor, korkumdan yürüyemiyorum, ayaklarım tutmaz oldu,” dedi.

Bunu duyan aslan tavşana:

“Ben senin yanındayım korkma, yürü bak bakalım o kendini bilmez orada mı?” dedi.

Tavşan:

“Ben bir kere onun zulmünü gördüm onun için korkumdan gözümü açıp oraya bakamam. Ancak beni kucağınıza alırsanız bakabilirim,” dedi.

Bunun üzerine aslan tavşanı kucağına alıp kuyunun başına gitti. Bakınca ne görsün heybetli bir aslan kucağında şişman bir tavşanla kuyunun dibinde durmuyor mu. Aslan bütün gücüyle kükreyerek elindeki tavşanı bir kenara fırlatıp kuyuya atladı. Boğulup gitti. Suda görünen aksini başka biri, gerçek bir aslan sanmıştı.

Böylece tavşanın tuzağına düşen aslanın zulmünden bütün hayvanlar kurtulmuş oldu.

 

Azrail’in Tuhafına Giden Şey

Bir gün bir adam koşarak Hz. Süleyman’ın (a.s.) huzuruna girdi. Yüzü sararmış, dudakları morarmıştı, adam tir tir titriyordu. Adamın bu hâlini gören Hz. Süleyman sordu:

“Sana ne oldu, nedir bu hâlin?” dedi.

Adam soluk soluğa cevap verdi:

“Azrail bana çok tuhaf bir nazarla, hatta hışımla baktı. İçime tarifi kabil olmayan bir korku düştü. Sizin adalet kapınıza sığındım,” dedi.

Bunun üzerine Hz. Süleyman:

“Peki şimdi benden ne istiyorsun, ne yapayım senin için?” dedi.

Adam:

“Ey adaletli padişah, rüzgâra emret beni Hindistan’a götürsün, belki oraya gidince Azrail’in hışmından canımı kurtarır, içimdeki bu korkudan kurtulurum,” dedi.

Hz. Süleyman rüzgâra emretti, rüzgâr da adamı Hindistan’da bir adaya götürdü.

Ertesi gün Hz. Süleyman dîvan vakti halkı kabule başlayınca Azrail çıkageldi; Hz. Süleyman bir gün önce olanları ve adamı hatırlayıp sordu.

“Dün bana bir adam geldi, kendisine hışımla baktığını söyledi, bunun sebebi nedir bana söyleyebüir misin? Ey Azrail!” dedi.

Azrail cevap verdi:

“Ey büyük padişah, ben o adama hışımla bakmadım, onu görünce şaşırdım, Çünkü Cenab-ı Rabbü’l-âlemin bana: “Git falan kulumun canını Hindistan’da al,” buyurdu. Adamı görünce şaşırdım. “Bu adamın yüz tane kanadı olsa yine de Hindistan’a gidemez,” diye düşündüm. O yüzden kendisine tuhaf tuhaf ve şaşırmış olarak baktım, fakat Hindistan’a gidince adamı orada görüp daha da şaşırdım ve bana emredildiği gibi adamın canını Hindistan’da aldım,” dedi.

Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız, zindanı

del kendini kurtar.

Eğer insan sûretle insan olsaydı, Ahmed le (s. a. v) Ebu Cehil

müsavi olurdu.

 

Papağanın Hikayesi Mesnevi

Bir tacirin bir papağanı vardı. Kafeslere mahkûm edilmiş güzel bir kuştu. Bir gün tüccar Hindistan’a gitmek için yol hazırlığına başladı. Kölelerinin, cariyelerinin her birine ayrı ayrı:

“Sana Hindistan’dan ne getireyim, ne istersin?” diye sordu.

Her biri ayrı bir şey istedi.

Tüccar papağanına da sordu:

“Ey güzel kuşum sana ne getireyim, Hindistan’dan ne istersin?” dedi.

Papağan:

“Oradaki papağanlan görünce hâlimi anlat ve de ki, falan papağan benim mahpusumdur, ben onu kafeste besliyorum. Size selâm söyledi. ‘Ben gurbet ellerde kafeslerde sizin hasretinizle can vereyim, siz serbestçe ağaçlıklarda, kayalıklarda dolaşın bu reva mıdır? Hiç değilse bir seher vakti ben garibi de hatırlayın ki ben de birazcık mutlu olayım,’ dedi, de. Başka da bir şey istemem,” dedi.

Tüccar kervanım düzdü, yola koyuldu. Günler geceler boyu yol gitti nihayet Hindistan’a vardı. Giderken birkaç papağan gördü kayalıklara konmuş, bekliyorlardı, atım durdurup seslendi:

“Ben falan memlekette filân kişiyim, ticaret yapmak için buralara geldim. Benim bir papağanım var, size selâm söyledi ve böyle böyle dememi istedi,” dedi.

Tüccar sözlerini bitirir bitirmez o papağanlardan birisi titredi, nefesi kesildi, düşüp öldü.

Tüccar bu haberi verdiğinden dolayı bin pişman oldu.

“Ne yaptım, bu zavallı kuşun ölümüne sebep oldum. Galiba bu benim kuşumun bir yakını, candan seveni olsa gerek,” diye düşündü.

Aradan bir hayli zaman geçti tüccar alışverişini bitirip memleketine döndü. Herkesin istediğini bir bir verdi.

Kuş kafesinde bu olanları seyrediyordu. Sonunda dayanamayıp tüccara sordu:

“Benim istediğim nerede. Hemcinslerimi, papağan zürbelerini gördün mü, ne söyledin ne gördünse bana anlat beni de mutlu et,” dedi.

Tüccar:

“Sevgili kuşum kusura bakma fakat söylemesem daha iyi olacak sanıyorum, çünkü hâlâ o saçma sapan haberi götürerek yaptığım akılsızlığa ve cahilliğe yanmaktayım, onun için anlatmasam daha iyi,” dedi.

Papağan ısrar etti; bunun üzerine tüccar istemeye istemeye olanları anlattı:

“Tarif ettiğin yere varıp dostların olan papağanları görünce, senin söylediklerini ve selâmını söyledim, içlerinden biri buna dayanamadı, üzüldü, titredi ve hareketsiz kaldı, dayanamadı, öldü gitti.” dedi. Bunu görünce çok pişman oldum, fakat nafile bir kere söylemiş bulundum,” dedi.

Tüccarın sözlerini duyan papağan kafesin içinde titredi, hareketsiz kaldı ve biraz sonra düşüp öldü.

Tüccar bunu görünce aklı başından gitti, ağlayıp sızlamaya başladı, külâhını yere vurdu.

Ey güzel sesli kuşum, sana ne oldu, neden bu hâle geldin, ben ne yaptım, başıma ne işler açtım?” diye dövündü. Ağladı, ağıtlar söyledi. Sonunda ölü papağanı kafesten çıkarıp pencerenin kenarına getirdi, getirir getirmez papağan hemen canlanıp uçtu, bir ağacın en yüksek dalına kondu.

Tüccar buna şaşıp kaldı.

“Ey güzel kuş bu ne iştir, bu ne haldir, bana anlat, bu hileyi nasıl öğrendin de beni kandırdın,” dedi.

Papağan konduğu yerden seslendi:

“Sevgili efendim, o Hindistan’da gördüğün papağan benim selâmımı alınca düşüp ölmüş gibi yaparak bana bu haberi gönderdi. “Eğer kurtulmak istiyorsan öl!” dedi. Ben de gördüğün gibi onun dediğini yaparak hapisten kurtuldum. Kısaca öldüm kurtuldum kafeslerde tutulmaktan,” dedi.

 

Nahivciyle (Dil Bilginiyle) Gemicinin Hikâyesi

Bir nahiv âlimi gemiye binmiş gidiyordu. Gemiciye sordu:

“Ey gemici, nahiv bilir misin?”

Gemici:

“Hayır bilmiyorum,” dedi.

Âlim gülerek:

“Desene ömrünün yarısı boşa gitti,” dedi. Gemici bu söze kızdı fakat sesini çıkarmadı. Aradan zaman geçince fırtına başladı, gemi bir girdabın ortasında kaldı. Gemici âlime seslendi:

“Muhterem efendim yüzme bilir misin?” Nahiv âlimi korkudan büzüldüğü yerden cevap verdi.

“Ne gezer, ben yüzme bümem,” dedi.

Gemici keyifle bağırdı:

“Yazık, desene ömrünün tamamı hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdaptan kurtulamaz, batacak,” dedi.

 

Bir Kazvinlinin Hikyesi

Raviler şöyle rivayet ederler. Kazvinlinin biri bir gün vücuduna bir aslan resmi dövdürmek ister ve telkaka (dövmeci) gider.

“Usta, bana bir dövme yap, fakat canımı acıtma,” der.

Telkak sorar:

“Ne resmi istersin, sana ne döveyim?” der.

Adam:

“Talihim aslandır, onun için bana bir aslan resmi döv, fakat dikkat et bu işi adamakıllı yap,” der. Telkak sorar:

“Vücudunun neresine yapayım aslan resmini?”

Kazvinli:

“İki omzumun arasına,” der.

Dövmeci iğneleri alıp işe koyulur. Adamın cam acımaya başlar.

Adam feryat eder:

“Aman usta beni öldürdün, ne yapıyorsun!” diye bağırır.

Usta:

“Aslan resmi yap dedin ya onu yapıyorum,” der.

Kazvinli sorar:

“Neresinden başladın?”

Usta:

“Kuyruğundan,” diye cevap verince:

Kazvinli:

“Aman iki gözüm canım ustacığım, bırak kuyruğu aslanın kuyruğunu yapacaksın diye kuyruk sokumum sızladı. Canım burnuma geldi. Aslan varsın kuyruksuz olsun. İçime fenalık geldi acıdan nerdeyse bayılacağım,” der.

Usta bunun üzerine aslanın başka bir tarafım yapmak üzere iğneleri batırmaya başlar.

Kazvinli yine feryada başlar.

“Şimdi aslarım neresini çiziyorsun?”

Usta:

“Kulağını çiziyorum,” der.

Kazvinli can acısıyla bağırır:

“Bırak ustacığım Allah aşkına, varsın aslan kulaksız olsun, canım çok acıdı,” der.

Usta bu defa aslanın başka bir yerini çizmeye başlar.

Kazvinli yine feryat eder:

“Bu defa aslanın neresini dövüyorsun?” der.

Usta:

“Azizim, şimdi aslanın karnını yapmaya çalışıyorum,” der.

Bunun üzerine Kazvinli:

“Aman çok fena acıdı canım, bırak iğneleri batırma varsın aslan karınsız olsun, karnı eksik olsun aslanın,” deyince:

Usta sinirlenerek iğneleri yere atar.

“Bu benim başıma gelen, bu âlemde hiç kimsenin başma gelmemiştir. Hiç kuyruksuz, başsız, kulaksız ve karınsız aslan olur mu? Böyle bir aslanı kim görmüş?” diye işi bırakır.

 

Ava Giden Aslan, Kurt ve Tilkinin Hikayesi
(Aslan Payı)

Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek, böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı.

Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lâkin sabrediyordu.

Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü, bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir su başına geldiler, uzun süre dolaşmış, yorulmuşlardı. Oturdular. Aslan:

“Ey kurt, bu avladığımız hayvanlan adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et,” dedi.

Kurt kalktı, kendinden son derece emin adımlarla yürüdü. Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı:

“Efendimiz,” dedi. “Siz bizim efendimizsiniz, ayrıca yaban öküzü büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız.

Keçi orta boyda ve orta irilikte, onun için o da bana düşer.

En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır,” dedi.

Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi.

“Ey kurt, ben iyice anlamadım, bir daha söyle bakayım ne dedin? Ey kendini bilmez eşek, yaklaş bakalım,” dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü.

“Ey tilki, bu avlan sen adaletli bir şekilde paylaştır,” dedi.

Tilki önce aslarım önünde secde etti; sonra:

“Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği, bunu kuşluk vakti yersiniz.

Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz.

Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur, onu akşam afiyetle yersiniz,” dedi.

Aslan sevinerek haykırdı:

“Ey tilki, çok adil davrandın, çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. Söyle bakalım böylesine güzel pay etmeyi kimden öğrendin?” dedi.

Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı, sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi.

“Kurdun başına gelenlerden,” dedi.

Facebook Yorumlar